« Önceki |

8/12/2009

Bayağılaşmanın Sınırı?


 

 

Dün, Selami Çakmegil, Şahin Demiral,Hüseyin bey ve Arkeolog Muzaffer Tunç’la  Zafer Çarşısındaki “cayhane”de çay içip artık dağılma zamanı geldiği için  ayrılmak üzere çıkıyoruz.

 

Zafer Çarşısı – Ulus yönünde  yürürken bir dükkan önünde duruyoruz.

Arkadaşlardan biri dükkân vitrininde sergilenen bir ürünle ilgileniyor.

İyi bir Hititolog ve Sümerolog alan Muzaffer Bey, dekanın ismine dikkat çekiyor.

Ankara’da bir çok dükkanda olduğu gibi, bu işyeri de ismini  İngilizce kırması garip bir isimle etiketlemiş.

Muzafer bey, aslında Türkçe olan isimin “v” harfinin “w” şeklinde yazılması haydi ne ise “A” harfinin de değiştirilerek garipleştirilmesine dikkat çekiyor.

 

Guruba iyice yaklaşarak ilgi gösteren dükkan sahibinin duyacağı  ses tonu ile “Muzaffer bey, bu dükkanın Türkçe ismi İngiliz kırması olunca dükkanın müşterisi tam sekiz kat artmış !..” diyorum.

Dükkân sahibi espriyi anladı mı bilmem. Ama iş karlılık olunca hemen çakarak “Ne gezer?”gibi ellerini açıyor.

Neyse, Reşadiye’den gelen “ 7 şehidimizin” hüznünü kalbimize gömerek yürüyoruz.

Ve bu dükkân isimleri beynimizi kemiriyor.

Ülke gerçekten işgal altında da işyerlerimizin isimler imi değişti?

Yoksa, içinde satılan malların yerli olmasına rağmen dükkan isimlerinin yabancı olması ne anlama geliyor?

Dükkân isimleri yabancı dunca müşteri mi çoğalıyor. Faydası nerede?

Siz bayağılaşarak kendi diliniz başkalarına özene feda ederseniz, buna ne demeli?

İnsanlarımız dükkânlarını değil ama kafalarını meccanen işgale hazır hale getirmiş.

…..

Sabah Eryaman’da   büfesi önünde Mümin Yaman ile  muhabbet ederken, Türkçe isimlerin  yabancı işgaline dikat çekerek “artık Türkçe isim arar olduk” deyince,

Mümin Yaman , “Ağbi gençlik, böyle istiyor. Ce’li co’lu yerlerden alışveriş ettim diye özenti ile anlatıyorlar ”diyor.

Eeee. İz yabana  özen duyarsanız. Yaban size özen göstermez.

Sizi toplum değil, istediğini yutturacak kalabalık olarak görür.

İnternete giriyoruz

“Google'ın Türkiye'ye büyük ayıbı” diye bir haber ve ekinde yorumlarla karşılaşıyoruz.

Bayağılaşmanın Sınırı ne?”demekten de kendimizi alamayarak bu haberi yorumsuz olarak veriyoruz.

8 Aralık 2009 – Salı

Eryaman

 

…………….

Google'ın Türkiye'ye büyük ayıbı

hurriyet.com.tr

8 Aralık 2009

Google'ın sözlük hizmeti sessiz sedasız hizmete girdi. Birçok dile bünyesinde yer veren Google Dictionary'de Türkçe dilinin olmaması ise büyük şaşkınlığa neden oldu.

Arama devi Google, geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir şekilde Google Dictionary'i kullanıcıların hizmetine sundu.

Google'ın kendi tanım veritabanının yanı sıra Dictionary sitesinden de aldığı sonuçları kullanıcılara aktaran hizmetin pek çok yararlı özelliği var. Kelimeleri yıldızla işaretleyerek daha sonra tekrar görmek, en son aramaları bulmak, diğer diller için çeviri kaynaklarına geçmek çok kolay.

Google Translate'den ayrı bir hizmet olan Google dictionary, internet üzerinde hizmet veren sözlük sitelerinin ziyaret oranlarını oldukça düşürecek gibi görünüyor.

Google'ın yeni hizmetinden en ağır etkilenecek sitelerden birisi Answers.com. Daha önce Google aramalarında yer alan "definition" yani tanım bağlantısı, Wkipedia benzeri Answers.com'a bağlantı sunuyordu. Artık bu bağlantı Google Dictionary hizmetine yönlendiriyor.

Merriam-Webster, Oxford ve diğer ciddi dil kurumlarıyla yakından çalışan Alex Zaudin, Paragon Software'in sahibi. Zudin, Google'ın hizmetinin düşük seviye tüketici hizmetlerne cevap verdiğini, ancak öğrenciler ve profesyonellerin daha yüksek kalite ve tutarlılıkta sözlüklere ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Google'ın sözlük hizmetinde "Google"ı aratınca çıkan sonuç "İnternette Google arama motorunu kullanarak bilgi aramak"; verilen örnekler ise "Partide tanıştı kadını Google'ladı"; "Çocuklarım bütün gün Google'lıyor" oluyor.

Google Dictionary'de listelenen diller şu şekilde: "İngilizce, Fransızca, almanca, İtalyanca, Korece, İspanyolca, Rusça, Çince (Geleneksel), Çince (Basitleştirilmiş), Portekizce, Hintçe, Arapça; Bengal dili, Bulgarca, Hırvatça, Flemenkçe, Fince, Yunanca, Gujarati dili, İbranice, Kanada dili, Malayalam dili, Marathi, Sırpça, Tamil dili, Telugu dili, Tayland dili. Bu diller ile sadece İngilizce arasında sözlük hizmeti var.

Google'ın büyük ayıbı, bu kadar dile sözlük hizmeti sunup da Türkçe'yi hizmetine dahil etmemiş olması.

 

 

vatan sever

08/12/2009 - 11:25

DÜNYADA NE KADAR ÇOK TANINDIĞIMIZ VE DEĞER VERİLEN ÜLKE OLDUĞUMUZ TESCİLLENMİŞ OLDU.KİMSENİN BİZİ TAKTIĞI FALAN YOK .BİZ KENDİ KENDİMİZE HAVALARDAYIZ.NEYMİŞ.AVRUPA BİZE MUHTAÇMIŞ NEYİMİZE MUHTAÇ ANLAMADIM.SAĞOLSUNLAR ÜÇ KURUŞLUK DEĞPERİMİZ VARDI ODA KALMADI.

 

 

Delişikbak Yineoku

08/12/2009 - 11:25

Vatandaşını kendi ülkesine girerken pasaport kontrolüne sokarsan, girişimcin dükkanına, ürünlerine yabancı ad koyarsa hatta "1900 dan beri "yazacağına "since 1900" yazarak marifet yaptığını zannederse, profları televizyonda yabancı terimlerle açıklama yaparsa, google niye adam yerine koysun ki ???

 

 

yilmaz kenan

08/12/2009 - 11:25

google ayibini temizle,500 milyonun insanin anladigi dili sen nasil anlamadin....

24/11/2009

ANKARA NOTLARI


Aylar varki  “angaraya” ayak basmıyoruz.

Mecburiyet olmadıkça epeyce uzak duruyoruz.

Emiryaman Köyünde, kâinat sofrasındayız.

Kuşlar korosundan   nameler dinliyor, kainat sofrasından sunulan  ikrama şükrediyoruz.

İhtiyaç oldu “Angaraya” indik.,

Ankara Adliyesinden çıkarken eski bir vekil, Angarayı dolaşmak konusunda ısrar etti.

Kıramadık.

Mamak istikametine yöneldik.

 

ANANI ÜNÜVERSİTEYE ALACAKMISIN

 

Cebeciye, Siyasal’ın önüne  gelince 28 Şubat’ın ucube hükümetinin Milli Eğitim’in  başına getirdiği Metin Bostancıoğlu ile yaşadığımız hadise aklıma geldi.

Siyasal’ın önünde bir heykel varmış.

Her ne dense  dönemin üniversite yönetimi   var olan heykelde değişiklik yapmaya karar vermiş.

Değişiklik yapılmış.

Değişikliğe de açılış yapılıyor.

Tüm üniversite yönetimi orda .Metin Bostancıoğlu ve onun hukuk dan hocası da.

Heykel açıldı.

İkramlar var.

Metin Bostancıoğlu’na..

“Şu an burada aynı mekândayız. Bana bir sınırlama yok. Hatta aynı ikramı hep beraber tüketiyoruz.

Zaman oluyor başbakanlar, cumhurbaşkanı ile beraber oluyoruz. Bir sıkıntı yok.

Yazan benim. Ağır konuşan benim.Sizin rijit  dediğiniz gazetede çalışan ben.. Ben erkek olduğum için bir sınırlama yok.

Ancak, evde hiçbir şeyden haberi olmayan. .Yazmayan, hatta olur olmaz şeyleri okumayan hanım gelse “başörtüsü” nedeniyle buralara almıyor, üniversite kapısından içeri almıyorsunuz.

Bunun mantığı var mı?

Şeklindeki soruma  karşı, “benim anam da başörtülü idi.Babaannem Kur’an okurdu” diye  başladı anlatmaya..

“Peki anan okumak için gelse üniversiteye alacakmışsınız?”diye hemen soruyu yapıştırdım.

Misafirler, çevresindeki yalakalar ve dahi hocası huzurunda bu sorularla karşılandığından  renkten renge giren Bostancıoğlu,

“Bak güzel kardeşim bunlar burada ayak üstü konuşulacak konular değil” demez mi?

“Hay hay. Benim için fark etmez. O zaman  buyur şuraya oturup konuşalım. Burada istemez isen makamında da olur.Ancak tüm buradakilerde yanında olsun. Hocanızda hukuk adına hakem..”

Tabi ses yok. Ve heykel açmanın “erdemi” ile mest olarak gülücükler içindeki bakan ve şürekâsı mosmor bir eda ile kaçarcasına araçlarına kendilerini attılar..

 

………….

 

“İSLAM BİR KÜLDÜR.. TÜRK İSLAMI OLMAZ”

Cebeci Şehitliği yakınına geldik.

O yıllarda İslam tartışılıyor.

Güya İslam’ın kainat çapındaki  bütünlüğünü hazmedemeyenler “Bizde İslamız ama  Türk  İslami isteriz “diyorlar.

Her kafadan bir ses.

İslam içindekide konuşuyor, dışındakilerde.

Hele İslamla  hiç alakası olmayanların sesi  daha gür çıkıyor 28 Şubat’ın resmi ideologları ile yeknesak davranıyor.

Zira dönemin başbakanı Mesut Yılmaz'ın, "Dinimizin ithal Arap ve Acem karışımı gerici zihniyetlerin etkisinden kurtarılması gerekir."sözlerinden sonra, Hava Kuvvetleri Komutanı İlhan Kılıç, Gaziemir'de "Türk Müslümanlığı"ndan bahseden bir konuşma yapar. Kılıç konuşmasında, "Güzel dinimizin çağdaş Türk Müslümanlığının rengini karartmak isteyenlere önem ve fırsat vermeyin" sözleri dinde reform tartışmalarını yeniden gündeme taşır. Zaten, İlhan Kılıç, bir cenazede Kur’ân’ın aslını okuduktan sonra, mealinide okuyan hocaya "Arapçasını anlayamıyoruz, Türkçesi okundu ne kadar güzel oldu." Diyerek zaten okunmakta olan Kuran meallerini yeni bir uygulamaymış gibi göstermişti.

Bunu fırsat belleyenlerde “Türk Müslümanlığı “diye atışa geçmişti

 

Bunu birisi durdurmalı.

Ama kim?

Hava  Şehitlerini anma günü var.

Kalkıp gittik.

Giriş halka açık.

Ancak sadece akredite basına yol var.

Allah’a şükür bizde Allah’dan gayrisine “akreditemiz yok”.

Eeee. Nasıl olacak?

Allah kerim.

Niyet halis. Akıbet hayır olur inşallah deyip çıktık yola…

Cebecide ki Şehitliğe varıp, göğüslerinde “akredite” olduklarını gösteren tek elden çıkmış isimlikleri ile gazetecilerin arzı endam ettiği alana durduk.

Hoş gazeteciler tanıyor da.

Resmi görevliler bizi bilmez.

Kılıç “paşa” , konuşuyor.

Bir albay gelip yanaştı.

“Nerden geldiniz?

Diye sordu.

“Yol”dan geldim dedim

Nasıl geldiniz sorusuna da “yürüyerek” cevabını aldı.

Özel araba ile gitmek bizim için olur şey değil.Taksi ile gelmek de mümkün değil.

Gazetenin idare merkezi Strazburg caddesinden tabi ki yürüyerek gittim.

Beni ya saf yada anlamaz zanneden albay, gitti fakat yeniden geldi.

O sırada Şehitlik’de törende olduğumu  öğrenen Haber Müdürü Kamuran Akkuş, heyecanla ikide bir arayıp “paşa ne konuştu “diye  soruları ile beni bunaltıp duruyor.

Albay tepemde.

Ya misafirler tarafına vatandaş olarak otur ya da. Demeye getiriyor.

Ve “Hangi kurumdansınız? “sorusuna.

 

Ben gayet ciddi.” Ne kurumu ne isi? Bizim o işlerle işimiz olmaz. Bak paşa konuşuyor. Kendisine söylerim ha..” deyince çekti gitti bir daha da yanıma gelmedi.

Konuşma ve Okunan Kur’anın Türkçe tercümesinden sonra şehitlik gezilerek kabirler ziyaret edildi.

Artık gitme vakti geldi.. “Paşa “ vazifesini yapmış olmanın hazzı içinde gidecek gayri.

“Paşam, bu günlerde bir tartışma var. Acem, Arap Türk İslami olur mu?”

Millet “acem” lafını duyunca bir tuhaf oluyor.

O yüzden midir bilmem ama

“Paşa” cevap olarak. “Hayır…  İslam bir küldür. Acem, Arap vs İslami olmaz. İslam bir bütündür.  ” diye cevap verdi.

Bu cevap da yetti

Cevabın ajanslardan duyulmasıyla birlik de gözünü, kafasını kışlaya çevirerek sözde beyinlerini işletenler” hizaya geldi.

O günün şartlarında  “İslam”a yönelik yapılan çirkin sldırılar bitti.

“cim” Türkiyesinin “Necip  medyası” hiç değilse İslam’ın bütünlüğü konusunda  kuluçkaya yattı.

Demek ki “kılıç” darbesi gerekiyormuş.

 Hey gidi günler hey.

 

 

……….

O Günlerde yapılan cumhurbaşkanlığı   tartışmaları da ayrı bir olay..

 

 

MAKAM ADAMI ALIR GÖTÜRÜR

 

AKP Kurcusu eski vekil anlatıyor.

Abdullah  Gül’ün 840 rakımlı tepeye oturduğu son cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi.

Kızılcahamam’da AKP’nin İstişare toplantısı var.

Çoluk çocuğumuzla ordayız.

Cumhurbaşkanlığı için sayılan isimlerin başında  Milli Savunma  Bakanı  Vecdi Gönül var.

Vecdi beyle de bizim 30 yıllık hukukumuz var.

Oturduğumuz alana  görevliler servis yapmıyordu.

Vecdi bey hanımı ile oturuyor.

Hemen koşup , kendi ellerimle iki kahve kapıp geldim.

Vecdi bey ve hanımına ikram ettim.

Kahveyi içtiler.

Yan tarafta parti kurucusu ve sanat camiasından tanınan Yasemin Kumral var.

Yasemin hanıma kahveye bakmasını rica ettik.

Yanındakilerde “Yasemin Hanım, kahveye şöyle fala bakar. Böyle bakar. Senede bir bakar, pir bakar. Söyledikleri mutlaka çıkar” diye gaz verdiler.

İslami sosyetenin  fala bu derece yatkın olduğuna bu konuşmalarla şahit oluyordum

Vecdi beylerde havaya girdiler.

Kahve h-falına bakılmasına razı oldular.

 

Yasemin hanım kendine has eda ile başladı fincanı incelemeye.

“Yüksek tepe görüyorum. Çankaya gibi .. Bak bak oraya yürüyorsunuz.

Ancak oraya çıkmak için önünüzde başka yüksek tepeler var onları  da aşmanız gerek” diyerek fincandaki kahve telvesini yorumladı.

Vecdi bey bir daha umutlandı.

Ancak Abdullah Gül, engeline takıldı.

Koca koca adamlar, makam önlerine serilince bir başka oluveriyorlar.

…………….

 

Milli kültürden iz nerde

 

 

Mamak belediyesine geldik.

Görevliler eski vekili tanıyor.

Öbür kapıda vatandaşa kimlik vs diye kök söktürülürken  bu kapıda  tanıdık olunca

Ne kimlik ne de başka şey.

Vatandaşa set olanlar burada itibarlılara post oluveriyorlar. İnsana değil, kalıba, kıyafete, görüntüye verilen değere, alçalmalara şahit oluyoruz.

Bina büyük.

Modern yapılmış.

Gazi Şahin yaptırmış. Ancak bu seçimde Elmadağ’ında zor yer bulmuş.

Bina ya çok para harcanmış ancak kimliksiz, kişiliksiz.

İnsan kendi kültür değerlerini yansıtacak en ufak bir iz bulamıyor.

Seçimlerde sizdeniz diye gelecek, milletin na mütenahi imkanlarını  taşa toprağa, kuma, demire çimentoya gömeceksiniz.

Miletlin kültüründen, kâinata bakışından hiçbir yansıma yaptırmayacaksınız.

Yazık çok ama çok yazık.

………….

 

Server Vakfındayız.

Orada bir dergi çalışması yapıyorlar

Çalışmanın öncülerinden Salih ve İbrahim beylerle konuşuyoruz.

Dergi çalışmalarından, kültür konularından bahsediliyor.

Bana da yaptıkları bir dergi vermek istiyorlar.

Fakat derginin ismi?

Yayıncıları milli kültür ocağında pişmiş, milletin geleceğine, gençliğin fikri şekillenmesine dair söyleyecek sözleri var.

Var da..

Milli kültür açısından bir duruşları da olamamalı mı?

Derginin simi,  bırakın münevverler arasında her hangi bir Anadolu kahvehanesinde  söylense milletin yüzü kızarır.

Bu nedenle , önce siminizde meymenet yok.

Bunu götürüp kütüphaneme koymaya hicap duyarım.

Ankara Büyük Şehir belediyesi, halktan aldığını halka vermek ve rehabilitasyon açısından çok büyük hizmette bulunuyor.

O hizmetin verildiği yerlere konan isim, rezalet.

O yüzden ben oralara “Aile Merkezi” diyorum, diyerek dergi ikramlarını çevirmek durumunda kaldım.

Milletimiz neyin nerde konuşulacağını bilir. Bazı kelimeleri özel yerlerde kullanır.

Biz ne yapıyoruz?

Hem de  resmi isim verdikleri için Körpecik ağızlarda  mahrem sözcükler dolaştırılıyor.

Tertemiz sıcak aile yuvasından çıkan su gibi  saf Anadolu çocuklarının karşısına “Aile …. merkezi” levhası dikiliyor, beyinlere pespayelik nakşediliyor.

Dergi çıkarıyoruz . Adı “Edebiyat bilmem nesi”

Arkadaş “ Edebiyat Meydanı “de, “Edebiyat ocağı” başka şey de. Kökümü kesildi güzelim Türkçenin.

 

Yıllar yılı Ecevit’in sanristçe  uydurukçasına direnen millet, belirli imkanları ele  geçirince ne oldum delisi mi oldular ki, hassasiyetleri uyuştu.

 

 

Mamak’a belediye sarayı yapılıyor, Hem de Milli Görüş geleneğinden gelenlerce..

Kimlik ve kişiliksiz ucube bir yapı.

Ankara Büyük Şehir Belediyesi Belediye iyi hizmet üretiyor. Hizmet verdiği alanın ismi rezalet.

Aydınlar yön verme adına dergi çıkarıyor ismi garip

Hiç omurgamız, duruşumuz olmamalı. Yapılanı kabullenerek madem bizimkiler öyle münasip görmüş diye kabullenelim mi?

Neyse ki muhataplarım ince ruhlu insanlardı da anlayışla karşıladılar.

 

NE OLUYORUZ?

 

 

Bir  ”tele kulak “ yaygarası aldı gidiyor.

Memleket çalkalanıyor, devlet yapısı  “tele kulakla” sarsılıyor.

Sokaktaki vatandaş tedirgin.

Bir arkadaş hastalanmış.

Bırakın konuşmayı.

“Artık yemeye içmeye dikkat ediyorum.Her getirileni yemiyorum.Allah günah yazmasın çöpe atıyorum.

Yiyeceklerle adamı yavaş yavaş öldüren, sakat bırakan  virüs, mikrop veriyorlarmış. Gelen gideni eledim. Herkesle rahatça görüşmüyorum.

”diyor.

Ne hale geldik.

Nasıl olmasın ki

Hakimler;” Bizi dinlediler” diyor.

Bir başkası dinlenenler hakim kararı ile gerekçesini sunuyor.

Başvekil “Bende dinlendim” demez mi?

Bir bakan , Hem de adaletin başına geçirilen kişi, -Anadolu şehirlerinden birinde ismi cismi bilinmezken-  “İl Başkanı idim. ABD’li konsolosluk görevlileri ile konuştum. O konuşmayı bana dinlettiler” diyebiliyor.(Acaba, siyaseten yükselmesinde o konuşmanın tesiri olmuş mudur?.. Olmuşsa orası daha vahim ya)

Kurumların birbirini dinlediği söyleniyor.

Öyle bir hal almış ki sokaktaki vatandaş da dinlenip, izlendiğini söylüyor.

Panik ve korku memlekete hakim. İnsanlar belli yerlere ulaşmışsa  konumlarını yitirmemek için en yakınları ile bile görüşmüyorlar.

Angaraya son inişimde Adliyeden  birlikte çıktığımız, siyasetçi ve dava vekili “Şu an bizi de dinliyor olabilirler” diyor.

 

Diyorum ki hiç önemli değil.Dinlesinler.

Belki öğrenecekleri vardır.

Eskiden gazetecilik yaparken telefondaki muhatabıma, acele etme. Yavaş yavaş anlatıyorum. Belki de arkadaşlar not alırken zorluk çekerler.

Notlarını tam alsınlar. Sıkıntı yaşamasınlar. Arkadaşlar bilmiyorsa öğrenirler diye  söze başlayıp. Tane tane anlatırdım.

Dinleseler ne olur dinlemeseler?

Siz doğru oldukça neden korkarsınız*

Evet..

Kamu imkanlarını kullanırken.

Siyaset yaparken.

Eşiniz, arkadaşınız, aileniz için konuşurken doğru olacaksınız.

Heç bi şey olmaz.

“Telekulakédan korkanlar, birde milletten, Allah’tan korksalar işler daha doğruya  gider.

Eski dönemlerde  ilahi mesaj gereği, her şeyiniz kayda anlıyor. Zananı gelice hesaba çekileceksiniz. O kayıtlar tek tek önünüze gelir” dendiğinde dudak bükenler.

Bunlar uydurma diyenler.

Şimdi “Telekulakla” neden paniklediniz…

İnsan oğlu, basit metotlarla sizi izlerde Kainatın yaratanı boş mu bırakacak??

 

………..

ESNAF

 

Ulus, Kızılay mıntıkalarını dolaştım.

Necati bey, Sakarya caddelerini turladım.

Balıkçıoğlu, Menekşe, Ülküalan gibi köklü çarşılara göz attım

Eski tanıdık simalar kaybolmuş.

Yerlerine gelenler,  türedi cinsinden “resmi esnaf.”

 

Zira Angara’da esnaf yapısı da değişmiş.

Hem esnaf hem kimyası değişmiş

Kalanlarda yıların yükü ile değişmiş.

Esnaf, diğerkamdı.

Esnaf güler yüzlü idi. Esnaf, insana yine gelmesi gereken kişi diye bakardı.

Onu varlık olarak görür, birlikte yaşayacağını, birlikte var olacağını bilirdi.

Şimdi cebindeki parayı almaya bakıyor.

Para olarak görüyor.

Çoğu da zaten parayı görmüyor.

Vatandaşın plastik kartlarına değer verip otak olduğu banka ile karını bölüşüyor.

Esnaf, yüze gülmüyor. Yüzü gülmüyor.

Sattığı malına sahip çıkmıyor.

Eskiden malına sahip çıkar, müşteri memnuniyetini sağlardı.

Şimdi ise bir çokları  hukuksal kazanımlara rağbet ediyor. Vatandaşı zora itiyor.

Yerinde kalan  can çekişiyor.

Sermaye edinip gidenler plazalara taşınmış.

Ancak ne plazalardakiler nede yerinde kalıp hasiyet mücadelesi yapanlar memnun.

Zira “Angara, avm denen bu kadar sayıdaki plazaları kaldırmaz “diyorlar.

Umutla, heyecanla plazalara gömülen sermayeler uçmak üzere. Çünkü birçokları boşalıyor.

Bazı akıllı davrananların yaptığı gibi, esnafın yükü azaltılmaz ise bir esnaf kepenk kapatınca onu diğerleri takip ediyor. Panik, plazaya kilit vurduruyor.

 

 

 17 Kasım 2009

8/11/2009

Helal Sana Mümtaz

Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

Aferin bizim Mümtaz'a...
Neden derseniz  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887849.asp?yazarid=249&gid=61 adresindeki İLAHİ AğDALET simli makaleyi birlikte okuyalım.
...........


8 Kasım 2009

Yılmaz ÖZDİL

 yozdil@hurriyet.com.tr

 


İLAHİ AğDALET


AKP Çorum milletvekilimiz, Meclis berberinde istenmeyen kıllar için ağda yaptırırken, kulağı uf oldu, cartt diye çekerlerken, derisi soyuldu... Çorum’un leblebisinin meşhur olduğunu biliyordum ama, Çorumluların kulağına ağda yaptırdığını bilmiyordum doğrusu... Dolayısıyla, tıraştırmacı gazeteci olarak bu vahim olayın peşine düştüm.

*

Hadise şu.

*

Efendim, TBMM’nin emektar bir berberi vardı, Hüseyin Şenol, demokrasimizi 30 senedir o tıraş ediyordu; saç 3 lira, sakal 1.5 lira, saç-sakal 4 lira... E dışarda saç-sakal en az 20 lira olduğu için, vekillerimiz TBMM berberinde kuyruk oluyordu... Memleketimizin bu en önemli sorunu için TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda yapılan müzakereler neticesinde, oybirliğiyle, berber kadrosunun derhal takviye edilmesi kararı alındı.

*

O dönem, TBMM Başkanı Mustafa Kalemli... Milletin parasıyla, tanesi 4 bin 800 dolardan İtalyan firmasına 575 tane ceylan derisi koltuk yaptırtarak, vekillerimizin popo sağlığını halleden TBMM Başkanımız, berber kadrosuna yapılacak mühim atama için, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’la istişarelerde bulundu. Başbakanımız, TBMM Başkanımızı, “Sen bu konuyu Berna’yla bi konuş” diyerek, eşine yönlendirdi... Bunun üzerine, TBMM Başkanımız, Başbakanımızın eşi Berna Yılmaz’la istişarelerde bulundu. Berna Yılmaz’ın basına kapalı görüşmelerde TBMM Başkanımıza ne dediğini bilemiyoruz tabii ama, neticede, Başbakanımızın küçük oğlu Hasan’ın berberi Ahmet Bulut, TBMM berberi olarak işe alındı.

*

Böylece, TBMM berberinde Hüseyin’le Ahmet koalisyonu kuruldu. Hüseyin’in tek başına iktidarı sona ermişti ama, fiyatlar aynı kalmıştı. Orduevlerindeki tıraş tarifesi daha da ucuz olduğu için, asker bu iktidar değişikline ses çıkarmadı. Saç 3 lira, sakal 1.5 lira, saç-sakal 4 lira, uyumlu şekilde demokrasi tıraşına devam ettiler... Taa ki, 2003’e kadar.

*

AKP hükümet oldu, sakal tıraşı azaldı, işler kesatlaştı. Ama, TBMM berberinde kaosa yol açan değişiklik sadece bu değildi... AKP baktı ki, bürokrasi direniyor, bürokrasideki istenmeyen kılları temizlemek için zart diye kanun çıkardı, kamudaki emeklilik yaşını 65’ten 61’e indirdi... Bürokrasiyi sinekkaydı hale getiren hesapsız kitapsız bu kanun değişikliği, en büyük darbeyi TBMM berberine vurdu maalesef... Çünkü, emektar berber Hüseyin, 63 yaşındaydı. Berber sayısı gene 1’e indi. Gene kuyruklar oluştu. Memleketimizin
bu en önemli sorunu için TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda yapılan müzakereler neticesinde, oybirliğiyle, berber kadrosunun derhal takviye edilmesi kararı alındı.

                                                                 *

O dönem, TBMM Başkanı Bülent Arınç’tı... TBMM Başkanımız, berber kadrosuna yapılacak kritik atama için, “Gideyim de, Başbakan’a sorayım” demedi. AKP’nin ağır topu olduğu için, istişarede filan bulunmadan, kafadan, kendi özel berberi Mümtaz Aslan’ı işe aldı.

*

Böylece, demokrasiyle sandığa gömülen Hüseyin evine gönderildi; TBMM berberinde ANAP’lı Ahmet’le AKP’li Mümtaz koalisyonu kuruldu. Artık jilet bile daha pahalıydı ama, fiyatlar aynı kalmıştı. Saç 3 lira, sakal 1.5 lira, saç-sakal 4 lira... Arınç’ın her şeyine karşı olan asker, orduevlerindeki fiyat tarifesini göz önüne alarak, muhtıra verilmesinin yanlış olacağı kanaatine vardı. Demokrasi tıraşı uyumlu şekilde devam etti.

*

Gel gör ki, iktidar gücünü arkasına alan Mümtaz, havaya girdi, kaş yapayım derken, kıl çıkarmaya karar verdi; kulağa ağda uygulaması başlattı. Üstelik, bedavaydı. Evet, bedava... 4 liraya saç-sakal olana, avantadan ağda yapıyordu. Dokunulmazlıklarına dokundurtmayan vekillerimiz, bu demokratik imkândan faydalanmak için, kulak memelerine dokunmasına izin verdiler. Mümtaz başladı dokunmaya... Yılbaşından bu yana 2 bin 500 kulağa ağda yaptı. Isıtıyor, yapıştırıyor, cart diye çekiyordu. Vekiller “Yandım anamm!” diye bağırınca, Meclis muhabirleri koşuyor ama, demokrasinin nimetlerinden faydalandığı için, kulakları kıpkırmızı gülümseyen vekillerimizle karşılaşıyorlardı... Taa ki, geçen
haftaya kadar.

*

Mümtaz ağdayı yapıştırdı, cartt diye çekti, kıllarla beraber, AKP Çorum milletvekilimizin derisini soydu, çıkardı! Bi ara “Kulak koptu, ambulans çağırın” diye telaş oldu ama, neyse ki, kulak yerindeydi... Çorum milletvekilimiz “Kulağım yerinde kaldı ama, bu Mümtaz’ın yanına kalmamalı” dedi, TBMM Başkanlığı’na dilekçe yazarak, şikâyetçi oldu, TBMM Başkanlığı bu dilekçeyi derhal TBMM Başkanlığı İç Hizmetler Müdürlüğü’ne havale etti, TBMM Başkanlığı İç Hizmetler Müdürlüğü derhal tıraştırma açtı, normalde Mümtaz’ı derhal kapının önüne koyarlardı ama, Bülent Arınç’tan tırstıkları için, Mümtaz’ın savunmasını isteyip, uyarı cezası vermekle yetinildi.

*

Meçhul subaydan gelen “Kulağa ağdayı Albay Çiçek yaptı” şeklindeki mektubun yandaş basına sızdırılmasına; saç-sakal 4 lira uygulamasının devamına, kulağa ağda uygulamasının ise, antidemokratik bulunduğu için, durdurulmasına karar verildi.

*

Bilmiyorum, olaya bi açıklık getirebildim mi... (Albay Çiçek bölümü hariç, olaylar ve insanlar gerçektir...) Hadi cümleten hayırlı tıraşlar.

 Kaynak:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887849.asp

4/11/2009

ABD’de çöker, Japonya da

Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter



“ABD ve Japonya iflas bayrağını çeker mi?”
diye bir makale çıkmış

Bu da laf mı?

Çökmese koca anlı şanlı Osmanlı çökmezdi.

Hem de en akla gelmeyecek zamanda çatırdamaya başladı.

 Ve sadece çöküş zamanı 300 yıl sürdü.

ABD, denilen ülkenin kuruluşundan buyana geçen zaman ne ki?

 

Her halde kimse gerek ABD gerek Japon devlet ve sosyal hayatının Osmanlı’dan daha adil, insani ve kerim yapılanma içinde olduğunu iddia etmez.

Vahşi kapitalizmin çöküşü de o oranda  daha hızlı olacaktır.

Zira içten içe kemiren kurt,  her alanda sağlam yapıdaki Osmanlı’yı ancak 300 yıl da çökertebilmişken, ABD gibi ülkeleri devirmek için olumsuz esen   bir rüzgar yeterde artar bile.

İşte her alanda dizginleri elinde tutan kominizim bile Sovyetleri ayakta tutamadı.

Kaldı ki ABD ve Japonya..

Hani Habil, Hani  Roma?

İsterseniz www.hurriyet.com.tr deki konuyla ilgili yazıyı birlikte okuyalım.

 

3 Kasım 2009

The Washington Post’ta yer alan bir analizde, geçmişte düşünülmesi gülünç olmanın dahi ötesinde olan ABD, Japonya gibi zengin ülkelerin iflas riskinin artık o kadar uzak bir ihtimal olmadığı belirtildi.

Son döneme kadar gelişmiş ülkelerin kredi sağladıkları kurumlara borçlarını ödeyemeyeceklerini söylemesi gülünç bir iddiadan öteye gidemezdi. Rusya ve Arjantin gibi ülkelerin böyle bir durumla karşı karşıya kalmış olsa da ABD, İngiltere ya da Japonya'nın bu duruma düşmesi elbette tahmin dahi edilmezdi.

 

The Washington Post'ta yer alan "Could America go broke?" adlı makalede dünyanın lider devletleri için bu olasılığın yine çok uzak bir ihtimal olmasına rağmen düşünülemez bir şey olmadığına işaret edildi.

 

Robert J. Samuelson tarafından kaleme alınan makalede, kredi verenlerin varlığı ve devletlerin borçlarını geri ödeme döngüsünün bozulması halinde sonucun ne olacağı ve lider ülkelerin başına neler gelebileceği incelendi.

 

TOPLUMSAL PSİKOLOJİ BELİRLİYOR

Bu sorunun hiç tanıdık olmadığı bu yüzden de bu tür bir olayla karşılaşılması durumunda neler yapılacağıyla ilgili geçmişten alınacak derslerin az oluşuna da işaret edilen makalede, toplumsal psikolojinin belirleyici olduğu belirtildi.

 

Samuelson bu duruma doları örnek göstererek, yabancıların bu para birimine olan güveninin azalacağı korkusunun, doların yen, euro, altın ve petrol karşısında değer kaybına neden olacağını ve bunun birçok yatırımcı tarafından paylaşılan bir fikir olması durumunda ise ABD hisseleri ve bonolarında panik satışı doğuracağını söyledi.

 

Dolarda panik satışın henüz yaşanmadığını ancak insanların dolarda böyle bir gelişmenin olabileceğini on yıllardır öngördüğünü belirten Samuelson, bunun önleyen şeyin ise ABD'deki politik istikrar, açıklık, refah ve düşük enflasyon unsurlarının olduğunu söyledi.

 

YARIN YA DA 10 YIL SONRA

Bu noktada bir uyarıda bulunan Samuelson, ABD'ye duyulan bu güvenin, yarın ya da 10 yıl sonra kaybolma tehlikesinin bulunduğuna işaret etti.

 

Benzer bir mantığın aşırı derecede artan devletlerin borçları için de kurulabileceğini söyleyen yazar, artık bu borç verme işlemlerinin devamında da grafiklerden çok psikolojinin ağır bastığı bir dönemin yaşandığının altını çizdi. Örnek olarak Japonya'nın gösterildiği makalede, bu ülkenin hali hazırdaki açığının GSYH'sına oranının yüzde 10'un üzerinde olduğu, hükümetin toplam borcunun GSYH'nin iki katına yaklaştığı belirtilirken, bu borcun büyümeyi yavaşlattığına da vurgu yapıldı.

 

Makalede Japonya'nın toplam borcunun GSYH'e oranın 2019 yılında üç katına çıkmasının beklendiğini de belirtilirken, eğer bu öngörü 20 yıl önce yapılmış olsaydı bunun faiz oranlarını yükselteceğini ve bu ülkenin borçlarını ödemekte zorluk çekebileceğini ancak şu anda ise tam tersi bir durumun yaşandığı ifade edildi.

 

Samuelson, bu ülkede faizlerin artmamasının arkasında ülkedeki yatırımcıların yeterince tasarrufa sahip olmasıyla yeni ve vadesi gelen borçların finanse edileceğine olan güven yattığına işaret etti.

 

Makalede ABD'nin de aynı durumla karşı karşıya olduğu belirtildi. Bu ülkede de 10 yıl vadeli Hazine tahvillerinin faizlerinin hala yüzde 3.5 düzeyinde seyrettiği hatırlatılarak bunun da arkasında küresel kriz döneminde bu tahvillerin güvenli liman olarak görülmesinde yattığı vurgulandı.

 

SONSUZA DEK SÜRMEZ

Ancak bu ülkelerin sonsuza kadar kolay borçlanmasının tamamıyla yine bu ülkelere olan güvene bağlı olduğu ve bu güvenin kaybolması durumunda işlerin eskisi gibi olmayacağını söyleyen Samuelson, böyle bir şeyin olup, olmayacağını ya da ne zaman olacağını bilmediklerini söyledi.

 

Zengin ülkelerin her yerde benzer sıkıntıyla karşı karşıya olduğunu, borçların katlanarak arttığını ve bunun yarattığı tehlikelere değinen seren Samuelson, bu borçları kapatmak için harcamaların kısılması ve vergilerin artırılmasının ise ekonominin zayıflamasına neden olup açıkları daha da artıracağı uyarısında bulundu.

 

Makalede, zengin ülkelerin bu önlemleri alıp ekonomilerine yönelik riski artırmak yerine her ne kadar dehşet verici bir düşünce olsa da borçlarını kısmen ya da tamamen ödememe yolunu tercih edebileceği görüşüne de yer verildi.

 

Samuelson makalesinin sonunda, geçmişte borcunu ödeyemeyen ülkelerin uluslararası ve iç piyasada borç musluklarının kesildiği anımsatıldı ve bunun ekonomik çöküş ve hiper enflasyon problemlerine neden olduğunu söyledi.  Yazar, makalesine, her ne kadar insanlar zengin ülkelerin bu kaderi paylaşmayacaklarını söylese de, bu olasılığın varlığının dahi şu anda yaşanan durumun tehlikesine göstermek açısından önemli olduğunu tespitiyle son verdi.

 

http://www.hurriyet.com.tr/ekonet/12846619.asp?gid=303

4/11/2009

DOMUZ GARİBİ!...

Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

 

İstiklal harbi ile memleket düşmandan temizlenmedi.

Domuzdan da temizlenmişti.

Her ne kadar yabancılara servis etmek için otellere- motellere azda olsa sevkiyat için besleniyordu.

Ya da “ucuz” diye gizli gizli “musmul” etimize  “mundar” domuz karıştırıldığını da duyardık.Fakat bunlar nadirattan şeylerdi.

Anadolu coğrafyasında açıkça dolaşan domuz ve domuz adı kalmamıştı.

Sadece yer altında kalan  bazı domuz eşyaları, yalak vs

Çıkıyordu.

 

Ancak özellikle son 10-15 yıldır memleketin dağlarında “domuz “ gezdiğini duyduk.

Sonra sürüler haline geldi.

Bu ülkeyi “domuz” sardı.

Kimsenin kılı kıpırdamadı.

 

Şimdi de.

Birkaç yıl önce “Kuş Giribi” palazına tutularak;”tavuk cinsinden canlılarını telef etmiş bir ırkın evladı” olarak “batı” kaynaklı “domuz gribi” rüzgarına  kapıldık.

Hoş memlekette  “kene” salgını “ vardı.

Kimi Anadolu insanı bu salgının ABD  conileri eşliğinde “Haçlı Guruhunun”   kimliğini kaybetmiş yönetimler elinde kıvranan, amip gibi bölündükçe  küçük lokma haline gelen  İslam  coğrafyasına fiili tecavüzü sonrasında, Anadolu’da görülmeye başlayan “domuz salgını” sonrası türediğini  belirtiyordu.

Ne anlı şanlı “bilimsel” soytarılardan nede  birbirlerini yemekle meşgul “siyaset  bezirganlarından” bir ilgi görmüyordu.

 

Ne de olsa “Kene” bizim sayılırdı

 Varsın olsun.

 

O daha bir yerli idi.

O nedenle onlarca telefat vermemize rağmen “sorumsuz” yetkilileri  fazla ırgalamadı.

Bu günlerde Millet, “Domuz gribi” talaşında.

Hükümet ve muhalefet  domuz gribi atışında

Girip, siyaseti bile sardı.

Halk;  “domuz gribi aşısı gelmiş, sen ası olacak msın?” diye birbirine soruyor.

“Zararlı” diyen görüş var

 

“Aşıya da karşı değilim.. Fakat şu an düşünmüyorum” diyen de var.

Peki, neden?

Bu konuda tartışmalara aklım ermiyor

Olay felsefenin  değil “fen” konusu

Kimi, “faydalı” derken kimi “milli felaket” diye “genleri bozmaya yönelik” diyorlar

Bu konuda ki “fen adamları” neden bir birine düşer, şaşıyorum

 

Doğrusunu nasıl bulacağız?

Konunun uzmanı olmadığım için aşının içinde de değilim dışında da değilim.

Ben bilmiyorum

Allah, bu millete acısın

Sosyal olaylar bir tarafa müspet ilimlerde bile ne durumda olduğumuzu göstermesi bakımından manidar

Hayırlısı Allah”tan

Rabbim ahir ve akıbetimizi hayreylesin

Güler misin, ağlar mısın

 

Domuz gribi sadece memleketi değil Domuz Garibi de tüm bünyeyi sarmış durumda

 

Ve bu gün  (http://www.hurriyet.com.tr) adresinde bir haber:

 

 

Başbakan aşı olmayacak

 

Aysel ALP / ANKARA

3 Kasım 2009

Başbakan Erdoğan, hurriyet.com.tr'nin sorusu üzerine domuz gribi aşısı olmayı düşünmediğini söyledi.


Başbakan Erdoğan, partisinin Meclis Grup Toplantısı'nın ardından Domuz gribi aşısı konusunda "Aşı konusu zorla olmaz'' diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu iş öyle cebren olmaz. İsteyen olur, istemeyen olmaz. Zaten bu konuda oteriteler de ikiye ayrılmış durumda."

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12846064.asp?gid=229

 

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ aşı oldu

 

AYSEL ALP YAZIYOR

Başbakan'ın bu sözleri bomba gibi düşerken grup toplantısının ardından hurriyet.com.tr'nin "Sayın Başbakan, siz aşı olacak mısınız?" sorusuna karşılık, "Ben aşı olmayı düşünmüyorum" yanıtını verdi.

BU HABERİN DETAYI

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ aşı oldu

.....

Değerli bir arkadaşın gönderdiği  aşağıfdaki yazı yorumsuz olarak dikkatlerinize arz edilir...

"Biraz daha tamiflu alır mısınız? Bu sefer ben ikram ediyorum.
Evet delice gözüküyor !

Sujet: GrippeA ou L'arnaque du siècle... Encore un courriel sur la fameuse grippe, mais il pose des questions qui ne manquent pas d'intérêt.
Konu:
GripA veya asrın soygunu... Meşhur grip üzerine yine bir yazı fakat ilginizi çekecek sorular var.

HALKLARIN EN GÜZEL GÜNLERİNDE SOYULMASI

Dünyada 200 000 kişi domuz gribine yakalandı tüm dünya maske takma yarışında. 25 milyon insan AIDS e yakalandı kimse prezervatif kullanmak istemiyor...

ÇIKAR SALGINI

Domuz giribi arkasındaki ekonomik çıkarlar nelerdir ? Dünyada her sene milyonlarca insan malaryadan ölüyor halbuki basit bir tül sineklik onları koruyabilir. Gazeteler bundan bahsetmiyor! Dunyada her sene 2 milyon çocuk ishalden ölüyor halbuki 23 cm lik bir sorum onları kurtarabilir.

Gazeteler bundan bahsetmiyor! Kızamık ve zature ve diğer hastalıklardan her sene 10 milyon insan ölüyor. TÜm bu insanlar daha ucuz ilaçlarla kurtulabilir. Gazeteler bunlarda da bahsetmiyor.!
Bundan yaklaşık 10 yıl önce kus gribi çıktığında... bütün gazeteler bizi bilgiye boğdu...
Bütün diğer salgınlardan daha tehlikeli... Dünyayı tehdit eden salgın! Gazeteler sadece bu tavukların korkunç hastalığından bahsediyordu. Buna rağmen toplam insan kaybı 10 sene de 250. Yani senede 25!

Normal grip senede yarım milyon can alıyor. 25e karşı YARIM MİLYON!  

Sadece bir saniye: Niçin kus gribinden bu kadar bahsedildi?
Çünkü bu tavukların arkasında bir "horoz" vardı, büyük ibikli bir horoz. Uluslararası Roche ilaç grubu Asya ülkelerine milyonlarca doz Tamiflu sattı, Ingiltere hükümeti halkını korumak için 14 milyon doz satın aldı. Kuş gribi sayesinde Roche ve Relenza, iki büyük ilaç grubu milyonlarca dolar kar ettiler.

-Dün tavuklarla, bugün domuzlarla
-Evet bugün domuz gribi psikozu başlatıldı. Tüm dünya medyası sadece bundan bahsediyor.
-Sadece domuz gribinden ve domuzlardan bahsediliyor...
-Kendi kendime soruyorum: Eğer tavukların arkasında bir "horoz" varsa... domuz gribinin arkasında büyük bir domuz olmasın?

Kuzey Amerikan Gilead Sciences Tamiflunun brevet sahibi. Bu işletmenin en büyük hissedarıysa tam bir kişilik, Donald Rumsfeld ,(George Bush dönemi savunma bakanı., Irak savaşının stratejisti...)
Roche ve Relenza hissedarları milyonlarca dolarlık Tamiflu satışı nedeniyle ellerini oğuşturuyorlardır. Gerçek "Pandemie" (dünyayı etkileyen büyük salgın) çıkar salgınıdır, sağlık paralı askerlerinin çıkarları.
Çeşitli ülkelerin aldığı önlemleri inkar etmiyorum.

İşte burası bam teli (tecüme edenin düşüncesi) Eğer domuz gribi söylendiği gibi gerçekten dünyayı tehdit eden büyük bir salgınsa (pandemiyse) dünya sağlık örgütünün başındaki o kadar bu hastalıktan tedirgin oluyorsa(Margaret Chan adında bir çinli) neden o zaman bu hastalığı dünya sağlığını tehdit eden bir hastalık olarak ilan edip, hastalığa karşı savaşmak için jenerik türevlerinin üretilmesini önermiyor?
Rocheve Relenzanın brövelerinin iptalini isteyip yerine her ülkenin kendi üreteceği jenerik türevlerini  üretmiyorlar?
Bu mesajı mümkün olduğu kadar çok insana iletiniz aynı hayat kurtaran bir aşının iletimi gibi…herkes bu büyük salgının arkasındaki gerçeği görsün. Çünkü medya sadece kendi sponsorlarının haberlerini veriyor.

Dr. Carlos Alberto Morales Paitán, Pérou
  "

 

3 Kasım 2009 Salı -Ankara

19/6/2009

ÖMER MUHTAR


Free Web Counter
Free Web Counter

Kaddafi'den haç-Ömer Muhtar benzetmesi

30 yıl boyunca ülkesini işgal eden İtalya'ya tarihi bir ziyaret gerçekleştiren Libya lideri, İtalya'ya gelişi sırasında göğsünde yer alan Ömer Muhtar fotoğrafına açıklık getirdi.

ntvmsnbc ve Ajanslar
Güncelleme: 02:25 TSİ 11 Haziran. 2009 Perşembe

ROMA - İtalya'ya tarihi bir ziyaret gerçekleştiren Libya lideri Muammer Kaddafi, Roma'ya, İtalyan işgaline karşı direnişin efsanevi ismi Ömer Muhtar'ın fotoğrafının yer aldığı üniformasıyla indi.

Ziyaretin ilk gününün sonunda İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile birlikte basının karşısına çıkan Kaddafi, üniformasına iliştirdiği fotoğrafa açıklık getirdi.

Ömer El Muhtar'ın İtalyan sömürgeciliğine karşı direndiği için idam edilmiş olduğunu anımsatan Kaddafi, "Bu fotoğraf, bir trajediyi simgelemektedir. Ömer El Muhtar'ın idamı Libya halkı için büyük bir trajediydi. Hristiyanlar için İsa'nın öldürülmesi gibi bir şeydi. Sizin bazılarınızın boynunda taşıdığı haç ne ise bu fotoğraf da Libyalılar olarak bizler için aynı şeydir" dedi.

Kaddafi, "Fotoğraf Ömer El Muhtar'ın idam öncesindeki anını gösteriyor. Faşist subayların gülmekte oldukları görülüyor. Ömer El Muhtar, Bingazi'nin güneyinde göstermelik bir mahkemede yargılanarak, sıradan bir asi gibi idama mahkum edilmişti. O dönemdeki İtalyan sömürgeciler, kimi İtalyanları da idam etmekten çekinmemişti" diye konuştu.
http://www.ntvmsnbc.com/id/24974877/

...............


40 yıllık iktidarında ilk kez İtalya'ya giden Kaddafi, yakasına Ömer Muhtar'ın İtalyanlarca zincire vurulmuş fotoğrafını takınca Berlu-sconi şok oldu. Öldürücü darbe ise Muhtar'ın oğlu oldu.
 
Libya liderini son anda karşılamaya giden İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ise Kaddafi'nin tokat niteliğindeki mesajı karşısında şok oldu. İki lider arasında bir süre sessizlik yaşandı.
 

1931'de idam edilen Ömer Muhtar, Libya'da İtalyanlara karşı yürütülen direniş hareketinin önderiydi. İtalyanların 1911'de Libya'ya çıkarma yapması üzerine direniş hareketine katıldı. 1922'de İtalya'da iktidara gelen Faşistlerin Libya'yı sömürgeleştirme politikasına karşı 1923'te Berka'da yeni bir direniş hareketi başlattı. Mısır ve Sudan'dan gelen yardımların kesilmesine karşın, Bedevi köylülerin yardımıyla direnişini 1931'e değin sürdürdü. 11 Eylül 1931'de bir çarpışmada yaralanarak İtalyanlara esir düştü.

General Rodolfo Graziani'nin başkanlığında bir savaş mahkeme- since ölüme mahkum edildi ve Saluk'ta asıldı.

Çadırı Roma'da

Roma'ya yaklaşık 300 kişilik kalabalık bir heyetle gelen Kaddafi, yine çadır geleneğini sürdürüyor. İtalyan hükümeti, başkentin ünlü parklarından Doria Pamphili'yi Kaddafi'nin çadırına tahsis etti. Kaddafi, Roma ziyareti boyunca yoğun koruma önlemleri altında çadırında konaklayacak.

http://www.haber7.com/haber/20090611/Kaddafi-Silvioyu-Omer-Muhtarla-vurdu.php

 
18 06 2009 tarihinde Durali Durmaz <duralidurmaz@gmail.com> yazmış:

Üç Kıtanın Mücahidi Süleyman Askerî

İbrahim Şarklı

“Süleyman Askerî, yarası sebebiyle çektiği büyük acıya rağmen, özel olarak hazırlanmış bir sedye ile birliğe eşlik ediyordu. Doğrusu, bu olağanüstü Türk kumandanın gayreti karşısında hayretler içerisinde idik. O, 160 km’lik bir mesafeyi, kanlar içerisinde sedye üzerinde, yer yer düşmana çok yakın mesafeden yol alarak bu şekilde kat etti. Daha sonra da, yine sedye üzerinde üç gün boyunca bir an olsun yorulmadan mücadeleyi yönetti. Aldığımız haberlere göre Süleyman Askerî, bulunduğu yerden olağanüstü bir gayretle muharebe alanını ve Şatt-ül Arap’a yönelen akınları kontrol ediyordu. Düşman Basra civarında sol kanatta mevzilenmiş halde idi. Türkler; bir askeri harekat içinde düşünülebilecek en üst düzeyde bir cesaret ile donanmışlardı ve Süleyman Askerî Bey’in sedye üzerinde ettiği seyahat boyunca açlık ve susuzluğa rağmen, içlerinde en ufak bir şikayeti olan yoktu. Çöl yolu üzerinde gerçekleştirebilecek ikmal için yeterli düzeyde yük hayvanına sahip de değillerdi. İhtiyaç duyulan her şey; cephane, malzeme ve gıda stoku, askerler yada yük hayvanları için gereken su...Tüm bunların taşınması gerekiyordu. Ve hücum eğer üç gün içerisinde başarıya ulaşmaz da Basra Türkler tarafından en azından harici olarak kuşatılmazsa, bu durum büyük bir mağlubiyetin ardından gelecek trajedinin başlangıcı olacaktı. Ancak Süleyman Askerî, büyük bir harekata cesaret etmişti ve bu Türk subay adeta herkese meydan okuyordu.” (Alman pilot teğmen Hans Lührs)

“Bazen tek bir adam koca bir orduya ruh olmak itibariyle başlı başına bir ordu olabilir. Bu nadir fakat vakidir. İşte Süleyman Askerî Bey o nadir olan vakalardan birini gerçekleştirdi. İngilizleri Korina kasabası önünde aylarca tutan kuvvet, Süleyman Askerî Bey’in şahsı pervasızlığı ve yine kendisinin seçmiş olduğu bir avuç kahramandı. Süleyman Askerî, Korina önünde ve gayet vahim surette iki bacağından yaralandı. Fakat kahraman komutanlara yakışacak bir metanetle ta Basra’ya kadar gitti ve şehrin 15 kilometre yakınındaki Şuayyibe mevkii müstahkemine taarruz etti. Süleyman Askerî beyce maksat hasıl olmuş, durdurulamayacağı ve yenilemeyeceği zan olunan düşmanın tevkifi, tehdit ve hatta mağlup olabileceği imkanı fiilen gösterilmiş idi. Süleyman Askerî vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi” (Süleyman Nazif)

“Osmanlı Türkleri içinde devletlerinin hayat ve varlığının kritik bir safhaya girdiğini hissedenler yok değildi. Ben çölde görev yaptığım sırada ve hiç ümit edilmeyen yer ve şartlarda bunlara rastladım. Onlar, devletlerinin mevcudiyetini devam ettirebilmek için fevkalade fedakarlıklara ihtiyaç olduğunu hissetmenin bilinciyle her şeyi yapmışlardır. İmparatorluğu oluşturan unsurlar ise her ne pahasına olursa olsun ayrılık davasındaydılar... İntihar ettiği haberi bize geldiği zaman Mekke’de Şerif Hüseyin’in sarayındaydım. Hüseyin Paşa, bana “Bunlar böyle ölmesini de bilirler” dedi.” (İngiliz Ajan Lawrence)

***

Şehid Süleyman Askeri’nin dipdiri, şiir gibi mücadelesini, tesiri altına aldığı üç kişiden naklettik. 1919 şartlarının devam ettiği şu gün, en ince teferruatına kadar ihtiyaç duyduğumuz bu tarihî kahramanlarımız, kurtuluş savaşımızda, mücadelemize ışık tutan yıldızlardır. Balkan Türklerinden bu büyük kahramanın dünyadaki hayatı 31 sene diye kayıtlara geçse de, “Ben ölmedim aranızda yaşıyorum!” diye meydan okur.

Şimdi en başa dönüp, atalarımızın İslâm sancağını diktiği üç kıtada, Süleyman Askerî’yi takip edelim… Evet; Süleyman Askerî yüreğiyle aynı anda üç kıtada, atıyla peşpeşe koşturmaktadır. Önce Trablusgarp’ta, sonra Türkiye Avrupa’sında, en son Irak topraklarındadır. Bu yüzden Askeri’nin mücadelesini iki kısım olarak vermeyi düşündük. 

Vehbi Paşa’nın oğlu Süleyman Askerî, Balkanlar işgal altındayken, bozgunlar unutulmamışken, Türk’ün cihad şuuru kaybolmamışken, Kırım’da, 1884’de, şimdi Kosova sınırları içindeki Prizren’de doğdu. 

Sadece 30 sene evvel Osmanlı Kırım’da mağlup olmuştur. Balta Limanı Anlaşması’nın getirdiği şartlar sonrasında tarihimizde ilk kez dış borç yükü altına girmiştik. İngilizlerden % 6 gibi yüksek bir faizle alınan 3 milyon 300 Osmanlı altını da fayda etmez.1876’da tüm ödemeler durdurulur, ardından durum iyice kötüleşir ve önce 1879 senesinde İngilizlerden alınmış olan borcun faizine karşılık olarak damga /içki / balık avı / tuz ve tütün gelirlerine el konulan Osmanlı, 1881 senesine gelindiğinde devlet hazinesini tümüyle Alman, Avusturyalı, Fransız ve İtalyan alacaklılar ve Galata bankerlerinden oluşan Düyun-u Umumiye Osmanlı İdaresi meclisine bırakır. 

Askerî vatanını bu şartlar içinde bulur. Manastır’da bulunduğu üç sene boyunca Meşrutiyet faaliyetlerinde yer alır. 

II. Meşrutiyet ilan edildiğinde henüz 24 yaşındadır. Bu arada, Filibe eşrafından Fadime Hanım ile evlenir. Askerî bey 1902’de Harp Okulu’nu bitirip Akademi’den Mümtaz Yüzbaşı olarak mezun olur. 1909 senesinde, Bağdat jandarma birliklerinin tahkimi vazifesiyle (24 yaşında) kolağası (yüzbaşı) olarak Bağdat’a gidene kadar Manastır’da kalır.

Arap coğrafyasında İngilizler işbirlikçilerini bulmuş; ajan Lawrence, bazı Arap aşiretlerini yanına almış, Bağdat demiryolu hattını sürekli sabote etmektedir. Dikkat edilirse şimdiye kadar sayfalarımıza taşıdığımız bütün kahramanların hayatına bu demiryolu girmiştir.

Bağdat demiryolu, İslâm milletlerinin birliğini sembolize eden demir bir kazık gibi, hâlâ Batı emperyalizmine ve işbirlikçilerine meydan okur. 

Bu da Ulu Hakan’ın dehasından doğmuş bir projedir. 

Zenci Musa, Uceymi Paşa, Karayılan, Fahrettin paşa gibi kahramanlar hep aynı hat üstünde, millî davamızda birlik içinde, doğumuzu koruyup kollamanın cansiperane mücadelesini vermiştir. 

İşbirlikçi aşiret isyanları bir noktada bastırılırken diğer tarafta patlak veriyordu.

Fedai Zabitan

Fedai Zabitan, “fedai subaylar” demek… Fedailik… Askerî ve arkadaşları hep bu ruhiyat içinde mücadele vermiş, Babıali ve Ankara’nın onca baskılarına rağmen asla reel politik’in ruhlarına tesir etmesine izin vermemiştir.

Fedai Zabitan’ın ilk koştuğu yer Trablusgarp- Bingazi oldu. Üç kıtanın biri Afrika! 1913’te Enver Paşa’nın denetiminde ve Süleyman Askeri’nin başkanlığında kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın Fedai Zabıtan ismi ile cephe iradesini ilk gösterdiği yerlerden Trablusgarp mücadelesinin mümtaz bir yeri vardır. Bu fedailerin çekirdek kadrosu o topraklarda pişmiştir!.. 

“Bize uzak olmasa hadlerini bildirmek, her zaman mümkün olur. Fakat uzaklık ve deniz üstünlüğü, müessir müdahale yapmamıza imkan vermez. Bu yüzden Trablusgarp’ı er veya geç kaybedeceğiz…” diyen Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın teşkilât dehasının çocuklarıdır onlar!.. 

Çölün ateş parçası kumlarını düşman çizmelerine ezdirmemek için yüreği ateş sarmış fedailer… Onları resmî tez palavraları unutturamayacak bize! Devrimin yeni nesli görecek, bilecek, anlayacak, yaşatacak!

Fahrettin Paşa Arabistan çöllerinde aslanlarını çekirgeyle besleyip İngilizlerin ve işbirlikçilerinin üstüne salarken, Askerî Bey’e aynı zamanda Osmanlı birliklerine en büyük desteği veren kişi Şeyh Ahmed Eş-Şerif Es Sunusî olur. İtalyanların, Eylül 1911’de Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki topraklarını işgal etmesi karşısında Teşkilât-ı Mahsusa, vatansever bir hamledir.

İtalya 27 Eylül 1911’de, Ulu Hakan Abdülhamid Han Selanik’te iken, bir ültimatom verir. Ültimatom, bir gün sonra Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa kabinesi tarafından reddedilir. Ancak, İtalya bildiğini okumaktan geri durmaz ve işgal bilfiil başlar. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa kabinesi bu durum karşısında istifasını verir ve yerine geçen yeni Sait Paşa kabinesi işgalin uluslararası platformda çözüleceğini umarak, atıl kalır. İşgale karşı bir protesto mesajıyla yetinir ancak bu arada İtalyanlar Derne’yi bombalamaya başlamış, Trablusgarp’ı abluka altına almışlardır bile… 

Trablusgarp kumandanlarından Ferhad Bey şöyle der: “Artık bizim mukavemet hareketimiz, herhangi bir Osmanlı kabinesi adına değil, milli gurur ve haysiyetimiz adına, Afrika’daki son Osmanlı toprağının müdafaası adına yapılıyordu…” 

Süleyman Askerî’nin vazifesi, Binbaşı Aziz Ali Bey’in kurmay başkanlığı ve Enver Paşa’nın Derne’deki karargâhı ile Bingazi’deki direniş arasındaki irtibatı idare etmektir. Bingazi’de ve Trablusgarp’ta bulunan 50.000 kişilik İtalyan kuvveti karşısında örgütlediği bedevilerle, hem işgalciye hem de hain, Türk düşmanı Arap bedevilere karşı gerilla savaşında unutulmaz başarılar gösterir. Bu saldırılarla İtalyan orduları uzun süre sahil şeridine sıkışıp kalır. Ancak, bu sırada Osmanlı’da önemli gelişmeler vuku bulmaktadır. Direnişi destekleyen kabinenin yerine Harbiye Nezareti’ne Mahmut Şevket Paşa’nın geçmesiyle Fedai Zabıtan grubuna yapılan maddi destek iyice zayıflar ve başlayan Balkan ayaklanmaları yüzünden Osmanlı, İtalyanlar ile masaya oturarak Uşi Barış Antlaşmasını imzalar. Anlaşma birliklerin geri gelmesini öngörür. Trablusgarp elden çıkmaya başlamıştır.

Daha sonraları Libyalı Müslümanlarla omuz omuza, topraklarımızın İtalyan çizmesiyle ezilmesini engelleyen başka bir Osmanlı olan Ömer Muhtar, İttihatçı subayların anlaşmadan sonra da küçük birlikler ile devam ettirdiği direniş meşalesiyle çölden inkişaf ederek izzetine sahip çıkacak bir millete liderlik etmiştir. 

Gelecek bölümümüzde Askerî’yle birlikte Balkanlarda ve Irak’tayız…

BARAN Dergisi Sayı:  51




28/5/2009

APO; MECLİS De



Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

 

“ AB uyum” ve “Eve dönüş” yasaları çıktı.

AB’ye uyum yasalarından maksat daha demokratik ve insan haklarına saygılı bir idare kurmak, Eve dönüş yasasından umulan ise dağdaki terör örgütü eline düşmüş kişilerin pişmanlıklarını sunarak devlete dönmeleri idi.

Bu yasadan kim, kaç kişi faydalanır?

Ne kadar kişi döner, bilinmez. Ancak APO döndü.

Hem de Meclis’e girerek.

Yanlış anlaşılmasın APO’nun fiziki görüntüsü değil. Düşüncesi Meclis'te.

Zaten fikir ve aksiyon adamlarının fiziki görüntüsü ne ola ki?

Fikri ve aksiyonu olmasa, insanların kendinden uzaklaşacağı bir cesetten farkı ne ?

İnsanı insan yapan, demek ki fikri ve olaylara karşı aldığı tavrı.

Aksi halde canlı cesetten ya da ottan, itten farkı olmuyor.

Fikrini eylemlerin tasvip edersiniz ya da etmezseniz ayrı mesele fakat APO, fikri ve eylemleri ile APO..

Yoksa her hangi bir kişiden farkı olmazdı.

Neyse sadede gelelim.

Bay Abdullah Öcalan..

Şu İmralı sakini var ya ondan bahsediyorum.

“ Özgür İnsan Savunması” isimli bir kitap yazmış.


Koyu yeşil zemin kapaklı kitabının baskısı içinde iyi özen gösterilmiş. Okuyucular kaldığı yeri unutmaması için kitap aralarına konan ayraç bile her satırı APO ile takip edecek şekilde düzenlenerek Apo’nun portresi ile süslenmiş!


152 sayfa tutan kitabın sonuna;

“20 Mayıs 2003

İmralı Tek kişilik Tutukevi

Abdullah ÖCALAN”

kaydı düşülmüş.


“Uluslararası komploya karşı kendini ateş topu yaparak şehit düşenlerin anısına” diye girizgah yapılan APO’nun “yeşil kitabı” ÇETİN BASIN YAYIN REKLAM FİLM İLETİŞİM SAN. VE TİC.LTD.ŞTİ. tarafından APS ile tüm milletvekillerine gönderilmiş.

Kitap ellerine geçen milletvekillerinin tepki göstermesi ve Meclis yönetimi nezdindeki girişimleri sonucu, kitabın Cumhuriyet Savcılığından alınan bir yazı ile Meclisin hukuka saygı anlayışı çerçevesinde dağıtıldığı öğrenildi.


Kitabın kapağında “Bir toplumun zorunlu özgür yaşam hakkı dışında, özünde de tüm hukuk sistemlerinde kabul gören meşru savunma hakkına dayanmayan, rahatlıkla egemen sömürücü nitelik kazanabilecek ‘ zor teorileriyle” ideolojik hesaplaşmayı önemli bir kazanım olarak görmek gerekir. Eskinin şiddet yüklü sosyalizm anlayışı zafere ulaşsa dahi, Sovyet Rusya deneyiminde de görüldüğü gibi çözülmeye uğramaktan kurtulamayacaktır. Bir döneklik olarak hep eleştirilen ve suçlanan bu tutum, aslında özgür insanlık adına en önemli bir kazanım değerindedir” diyerek sosyalizm maskeli ateist temelli kominizmanın reddiyesi gibi bir görüş ileri sürerek güya yıllarca uyguladığı şiddet politikasına artık karşı çıkıyor.


Ancak 105 sayfasında ise; ne kadar kalmışsa taraftarlarına da “ Bulunacak çözümlerin kapitalizmin hegomonik sisteminin dışında, onun devlet yönetimine düşmeyen, sınıfa karşı sınıf, zora karşı benzer zor, aynı dilden cevap verme ve benzeri tuzak kavramlara düşmeden geliştirilmesi gerekir. Çözümün sistem dışında geliştirilmesi, yeni Berlin duvarları inşa etmek anlamına gelmez. Bu ne kör bir çatışma ne de güç yetmeyince içinde erime anlamına gelir. Devlete karşı tavırda da, ya onu amaçlarımız için yıkmak, ya da bir parçasına konmak amaçlanmaz. Devletten uzak durmak ancak koşullar doğduğunda sınırları ölçülmüş geçici uzlaşılara gitmesini bilmek demokratik yaşamın gereklerindendir.” diyerek damardan giriyor.

Kendi değilse bile kitabı ile Meclise giren APO, uyum modasına ne kadar uyduğunu ortaya koyuyor.

APO’nun başında bulunduğu örgütün en acımasız ve insanlık dışı eylemler koyduğu günlerde, “APO yakalansa dahi bir şey olmaz. Kim bilir meclise bile girer” dediğimde olmaz diye dudak bükünlerin kulakları çınlasın.

İnşallah APO’nun şimdilik kitapla da olsa Meclise girme ısrarı demokrasiye ve AB’ye uyum çabalarına sekte vurmaz.

NOT: Bu yazı 1.8.2003 tarihinde yazılmış ve Anayurt Gazetesi nde ki köşemde yayınlanmıştır
Resim ise 29 Mayıs 2009 Tarihli  Milliyet Gazetesi İnternet sitesinden alınmıştır.http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1100049&Date=28.05.2009&b=Teror%20orgutunun%20KCK%20Turkiye%20Meclisi%20yapilanmasi&KategoriID=15

11/5/2009

Saksağanla komşuluk


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter




11/5/2009

“ZERZEYİ ÇEKİP GİTMEK”

Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

“ZERZEYİ ÇEKİP GİTMEK”

 

                                           Necati Çavdar – 11 Mayıs 2009 –Emiryaman

 

 

 

Sevgili hırsızlar!

 Başka kapıya.

Niye mi?

Artık Eryaman köyü camiinde de ayakkabılar için kilitli muhafazalar yapıldı.

Her zaman olmasa da büyük şehrin kıyısında köşesinde hırsızlıklar duyardık.

Küçük yerlerde az rastlanır, köylerde bilinmezdi.

Eğer öyle bir olay olursa değil günlerce konuşmak yıllarca insanların ağızlarına sakız olurdu.

Devleti ya da kamu gücünün vereceği ceza bir yana, halkın diline düşmek en büyük ceza idi.

Bu nedenle cesaret etmek, toplumdan dışlanmakla eş değerdi.

Oda hayattan kopma anlamına gelirdi.

Hele camiden bir şey çalmak, çalınmasını duymak akla ziyandı.

Zira camiler;  alma yerleri değil verme, paylaşma mekânları idi

Oraya var olan getirir, değil bölüşmek birilerinin kullanımına sunar, çeker giderdi.

Artık onun değil verilen her ne ise toplumun malı olurdu.

Camiler, kilit bilmezdi.

Gelen orada istediği kadar kalır.

Mahalleli, oraya sığınanın günlük ihtiyacını karşılamakla mükellefti.

Şimdilerde mi?

Artık camiler kilitli

Ve belirli zaman dilimlerinde gözetim altında  “kullanıma” açık masraflı mekanlar..

Önce camilerden kitapları, okuma alanlarını  daha sonra ağaçları kaldırdık. Artık büyük büyük binalar halinde şehirlerin göbeğine oturan betonlar şeklindeki mabetler; yeşile hasret.

Dolayısıyla  o mekanlara  başka ruh veren kuşlar gitti..

Ve insan çekildi.

Sadece insan mı?

İnsanla birlikte , insana yakışan işlerde gitti..

Yine Büyük şehirlerin kalabalık, girenin çıkanın tanınmadığı cami önlerinde hırsızlık vakaları duyar olduk.

Özellikle acele ile şadırvanlara asılan ceketler yoklandı.

Sonra sıra, ayakkabılara geldi.

Ama bu tür olaylar mahalleye hele köye  o kadar yabancı idi ki..

Ve ibadet için yolu camiye uğrayanların ayakkabılarını korumak, önemli sorun oldu.

Tabi arkasından çözümde geldi.

Kilitlenen kalpleri, kararan vicdanları açacak “dil” ve başkaca  ilaç bulunmayıp, bunları “ devletin zor kullanan gücü polis” bile gözetleyemez olunca camilerde kilitli ayakkabılıklar oluştu.

Maalesef bu durum köy camilerine kadar indi.

Eskiden mi?

Evlerimizin cümle kapısı denen havlu kapılarında birer “zerze “ vardı.

Eğer zerze; takılı ise “evde kimse yok”

Şayet zerze açık ise  ev tümüyle açık demek idi.

Kapılarda var olan kilidi açacak alete “dil”  denirdi.

Ve o dil kolay kolay kapıyı kilitlemezdi.

Zerze; çekilir, gidilir idi.

Şimdilerde ise değil ev kapıları, camilerde ayakkabılar kilit altında.

Anahtarın cebinde, gönül hoşluğu ile  uyuyorsun imama..

21 asırda “zerzeyi çekip gitmekten”, ayakkabı kutusu “anahtarı ile kamerayla korunan camilerde  “imama uymaya” koşuyoruz.

 

Şehirlerimizle, mahalle ve köylerimizle geldiğimiz  son nokta bu..

İlerlemenin, çağdaşlaşmanın ölçüsü galiba bu “dil “olsa gerek.

 

 

5/5/2009

'Anneler Günü Parası've Yüksekova'da Kurulan "bi"lir



Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

'Anneler Günü Parası've Yüksekova'da Kurulan "bi"lira Borsası

Dün öğle saatlerinde Sincan Devlet Hastanesi’nden çıkmış,  bereket yağışlarını yeryüzüne ikram eden bulutlara eşlik ederek Harikalar Diyarı’na giriyoruz.

Hastane ve hastalık gibi insan ruhunu sıkan bir olaydan kendimizi kurtarıp yeni açan ağaçlar, çiçekler ve çimenler arasında hafiften ıslanarak yürüyoruz.

Güzel bir ruh hali içinde çevreyi seyrederken, telefon çaldı.

Görme özürlü olduğumuzdan yakın, uzak, daha uzak mercekler takılılı donanımlarımızı gözümüze takmak zazman alır.

Bu nedenle arayanın kim olduğuna bile bakmadan hemen telefonun “evet “tuşuna basıyoruz.

Karşımızda bizim Adem..

Buyur “adem baba” bile diyemiyoruz.  Adem hemen isteğini sıralıyor:

“Enişte, halamın kimlik numarasının son rakamı ne?”

Haydii

Bakıp,  numarayı baştan okuyoruz.

O ısrarla son rakamı istiyor.

“Tamam, veriyoruz” diyerek tüm numarayı okuyoruz. O acele ederek illa son rakam diye tutturuyor. ”Adem, hayır mı”*” sorumuza “şimdi müşteri  geldi.Sonra ararım “deyip kapatıyor.

Biz,” Adem’e lazım olsa kimlik no tümü ile gerekir. Acaba son rakam ne işine yarar ki?” diye düşüne duralım Adem yeniden telefonda:

“Demin söyleyecektim. Ama müşteri geldi. O duymasın diye söyleyemedim.

Devlet gizlemiş, Fakat..

Kimlik numarasının sonunda  dört rakamı olan annelere banka 400 tl veriyormuş. O yüzden aradım” diyor.

“Yok.. Adem, olacak iş değil. Neden 8-1-5 değil de 4 rakamı. Sen işine bak “diyoruz. Ancak “ciddiyim. Böyle imiş “diye ısrar ediyor.

Bize bu durum mantıklı gelmiyor..

Fakat bir anlamda veremiyoruz. Akşam saatlerinde  internette, daha sonrada tvlerden öğreniyoruz olanları..

Meğer,  'Anneler günü parası' dedikodusu, ülkeyi sarmış ve sarsmış.

Haberler her kanaldan “'Devlet, Anneler Günü nedeniyle para veriyor' iddiasını duyan kadınlar Ziraat Bankası'na akın etti” şeklinde akıyor.

'Devlet, Anneler Günü dolayısıyla T.C. kimlik numarasının son hanesi 4 olan annelere 400 TL para veriyor' diye duyan koşmuş..
Para dağıtıldığını söyleyen kadınlar, "Anneler Günü nedeniyle TC kimlik numarasının son hanesi 4 olan bayanlara 500 TL para veriliyor. Biz geldik para almaya. Bazı arkadaşlarımız aldı" diyerek banka önde beklemeye devam ederler. Ziraat Bankası yetkilileri ise, konunun kulaktan duyma iddialar olduğunu belirterek, olayın tamamen asılsız olduğunu ve herhangi bir para dağıtımının söz konusu olmadığını bildirirler.Onlardan bazıları, “Başbakan söyledi.Tv de duyduk. Başbakan yalan mı söylüyor? Hakkımızı verin.Hakkımızı alacağız ”diye görevlilere diklenirler.

Hiçbir şekilde ikna olmayanlar, banka önlerindeki bekleyişlerini sürdürürler. Polis müdahale eder..

Eder ama bu olayın yayılması için telefona sarılanlar acaba kaç kontör heder eder..

Ya da bu panikten kim ne kar eder?

……….

Yıl 1979.

Yer Hakkâri – Yüksekova.

Millet harıl harıl “bi” lira topluyor.

Toplayanlar; bozuk “bi”lira istediklerine maksatlarını söylemiyor. Ancak topluyorlar.Sadece  bozuk “bi” liraya itibar var, diğer bozuk paralar insana yük..

Ne askeri kantinde ne de dükkânlar da bozuk “bi”lira kalmıyor.

Kimin cebine gitmiş ise o neşeli.

Kimden çıkmış ise, o kederli.

Herkes, “bi” lira peşinde.

Söylenen muhtelif.

Filan yerde “bi lira, 5 lira ediyor” deniyor.

Elinde “bi”lirası olan o yöne koşuyor.

Parası olan “bi”lirasını 5 katı ile değiştiriyor.

Bazıları daha fazla veriyor.

“Bi”liralar, dakikalar ve saniyeler içinde sürekli cep değiştiriyor.

Satan zararda, alan karlı..

Ve akşam olurken ülkenin en ucunda kurulan   “bi”lira borsası 20 katlara varan dönüşümle kapanıyor.

Akşam,  ellerinde farklı fiyatlarla topladığı epeyce “bi” lira ile dolaşanlar şaşkın.

Çünkü; “bi” liralar ancak yine “bi” lira ediyor.

Hatta kimse para bile vermiyor.

O kadar bozuk para kimin nesine gerek?

Olay sonradan anlaşılıyor.

Yüksekova, o dönem Şemdinli istikametine giden caddesi ile uzun bir cadde kenarına kurulmuş, şirin bir ilçe..

Adamlar nerden geldilerse gelip, şehrin girişinde “Bi” liraya 2,5 lira verip alırlar.

Satanlar hemen , “Bi liralar altınmış. Eritip altın yapacaklar. Yoksa 2,5 verirler mi?” diye “bi”lira toplamaya başlarlar.

Ve “bi”lira borsası otomatik olarak cadde boyu kurulur.

 Kısa zamanda, okumuşu, “cahili”, amiri memuru, esnafı “borsa uzmanı” olarak cade boyu kurulan “bi” lira pazarında yer alırlar

Caddenin sonuna varana kadar, “bi”liranın kıymeti  10-20 katına ulaşır.

Çuvallarla getirdikleri  bozuk parayı iyi rakamlarla  “yerlilere”devredenler; tuzla buz olurlar

Ne tanıyan vardır, nede bilen

Yetkililer mi?

 Onların çoğu olayı çözme yerine “bi”lira bulma  operasyonuna katıldıkları için akılarına bile gelmez.

Akıllar, ancak akşam “bi”lira para etmeyince gelir.

İş işten geçmiştir.

Vurgunu vuran vurup, olay mahallinden, Yüksekova’dan  çoktan uzaktadır.

 

Necati Çavdar -5 Mayıs 2009 Eryaman/ Ankara