« Önceki | Sonraki »

9/1/2009

Adını, Siz Koyun!

Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter


Adını, Siz Koyun!
Aşağıda anlatacağım olaylar; bizim ülkemizde olmamıştır ve olamaz..
Zira, bizim ülkemizi idare edenler!
Bırakın halka, önce -yasalara ve sonra da- Allah’a “hesap vermeyi” kabul etmişlerdir. Halk, yasalar ve vicdani kontrol altındadırlar..
Halkın ya da seçildikleri, görev aldıkları  alan itibari ile sorumlulk taşıdıkları insanların  karşısına çıkarak ..   İşe başlarken yaptıkları yeminle..  Ama en önemlisi  şerefle taşıdıkları kafa kağıdındaki kayıtla - İslam dinine mensubiyetlerini – resmen deklare ederek sorumluluk altına girmişlerdir. Halka, tayin edenlere  karşı elbette sorumludurlar..Yeminlerine itaetsizlikleri sözkonusu da değildir.Ve İslamla şereflenmelerini de  kafa kağıdlarındaki  kaydı sildirerek inkar etmemektedirler. O halde bu anlatacaklarımız  bizde olmaz, olamaz; olsa olsa “Farimenler Ülkesinde” oluyordur..
Geçen günlerde bir yolculuk yaparak bu ülkenin meclisine uğradım. Ve mescidine de..
Allah için gitmediğimizden bu yana epey değişikliklere imza atılmış. Yaz boyu durulmamış, dinlenilmemiş, alın teri  dökülüp, beyin zarı çatlatılmış. Mescid önündeki havuz yenilenmiş,  arnavut taşları kaldırılıp, o ülkenin “garip gurabasının” cebinden alınarak bir güzel seramikle döşenivermiş!.
Mescid avlusundaki  havuz da  nihayet yıkılıp yapıla - ustalaşıldığından olacak - artık su sızdırmaz konuma geldiği için balıklar tutmuş, nazlı nazlı gezer olmuşlar. Onları temaşa ederken - biraz da uzaktan uzaktan bizi  gören-  bir genç  laf atarcasına:
-Allah herkesin rızkını veriyor!”demez mi?
Evet. Allah, herkesin rızkını veriyor!
Meclisin kadrosunda olup da  efe efe gezen .. Meclis havuzuna atılan ekmek elden suyu gölden götüren balıklar gibi sadece Başkan ve avanesine nazlı nazlı süzülen sazanlar gibi.. Tıbkı balıklara benzer insanların da rızkını veriyor elbet...
...
Mescidden daha ayağımızı  dışarı çıkarmadan insanlar, “İyi ki geldin, söyleyeceklerimiz var” diye bizi dünyaya daldırdılar!..
Dinledik. Hem de  sorularımızı sözde o ülkenin idaresini elinde tutan kimi etkili ağalara duyurarak.. Allah’ın evinde korkusuzca ve biraz önce eşit olarak  saf ttuğumuz, -mescidde henüz protokoy yeri yapılmadığından meburen, yanımıza, çevremize saf bağyalan- ama  dışarı çıkınca eşitliğin bozulduğu, bozulacağı insanlara..
Antalılan o ki.
O ülkenin meclisinin, - kimilerince-  iman ve inanç adibesi(!)diye bilinen  bir  başkanı varmış.. Hatta zaman zaman dayanamayıp haşeyetinden insanlar içinde ağlar, döz yaşı döküp gezermiş..
Öyle bir namuslu adam, öyle bir çalışkanmış ki, personelinden kesip yaptığı  tasaruflarla harikalar oluşturmuş!. Hemen yapılıp yapılmaz bozulan, yıla varmadan değişen, AB’nin CD’nin bilmem nerelerin  buyruğu ile geri çekilip kuşa dönen  kanunlara inat, ebediyen eskimeyen(!) işlere imza atmış.
Böylece dünyalığı, güzel hale getirmiş.
Eee ahiret içinde   bir şeyler yapmak gerekmez mi?..
O’nu da ihmal etmiyormuş doğrusu..
Eski başkanların adeti  diyerek, kendi kesesine dokunmadan, millet  kesesinden personele ve özel misafirlerine  “iftar” ikram geleneğni bir güzel sürdürüyor, iftar ikram ettiklerinin hatırını soramasa da, “Bak bu iftarı benim sayemde yapyorsunuz” der gibi  gibi  saniyelik  el sallamalarla  onları şerefyap edip, günül alıyormuş..
Neyse o iş, “ laik düzende, şeri kılıfa uydurulmuş”  ve kendi kabahati de olmayan   bir “güzel” gelenek imiş!
Ancak bu döneme has,  yeni   hayırlı  bir iş daha yapılır olmuş!..
Söylenen o ki, örtülü ödenekten, olmasza  misafir ağırlama tertibinden paralar kırpıp, kaynaklar oluşturulmuş!... Bu kaynaklar şu mübarek ramazan günü  kullanılarak, çok iyi hazırlanmış “ramazan paketleri” ile  fakir fukara  sevindirilerek sevaplar işleniyormuş!.
Buraya kadar herşey iyi..
İşi anlatan; o sevap kazanma oparasyonu başındaki –halkla ilişkiler den mükemmel anlayan, bu alanda iyi maaşlara bağlanan ve  isminden müsemma dünyalığı da ‘kurtulmuş’ olan  -insana gider:
”Bizim de tanıdığımız birkaç garip guruba var.. Bir himmet etseniz..”
Cevap:
-”Referansınız kim?”
Diyor ki;
 -“Kaynar sular başıma döküldü. Ben ki yirmi yldır o meclisin içinde çalışırım , benden de  referans istiyorlar!..”
İsterler,ağam isterler..
Allah, kafir, müslüman, şu- bu dememiş herkesin rızkını bol bol verirken, en azından agari ihtiyaç olan hava, su gibi temel konularda herkesi eşit tutarken.Bunlar (!)referans isterler.
“Sevabın” da referansı gerek..
Ancak  bildiğim bir şey varsa oda şu ki:
Millet malından “çalınarak sevap” işlenmez. Düşküne verme işini  ancak ve ancak kendi şahsi imkanlarını kullanarak yapabilirsin.
Hatta biraz ileri gideyim.
Her hangi bir hırsız, başkasının malını izinsiz kullanıyor, yani çalıyor.. Bu çok kötü..
Peki,   bir kişi namusuna emanat edileni, “kılıfına uydurarak”    başkasına ikram ediyorsa.. Ve bunu da sevap işlemek adına ve kendi piarını yükseltme güdüsüyle  yapıyorsa..Buna da pes denir doğrusu..
....
“Fahrimenler ülkesi”nden bir başka estantane.
O ülkede de demokrasi varmış..
Demokrasinin gereği sivil toplum kuruluşları da. Fakat sivil toplum kuruluşlarının başına bir oturdun mu kaldıra bilene aşk olsunmuş!.
Ne ihtilaller, ne darbeler, ne de seçimler tesir etmez, gayet demokratik yollarla her zaman yerini korur, top atılsa kımıldanmazmış!..
Onlardan biri,  “iftar” vermiş. Fakat söylenen o ki, “iftar”a iştirak edenlerden sadece bir kişi oruçlu imiş. Oruçsuzlara, “iftar” ettirmek!..
Hele hele, kendi şahsi piarını yükseltemek için yapılan  toplu yemek yemenin  masraflarını gariban insanların aidatlarından sağlanan, o sivil toplum kuruluşunun cebinden  harcamak!.. Yoksa bu eylemlerle, kul hakının aşırılması  değil de sevapların en büyüğü  anlayışına mı geldik?
Ben çözemedim.
O ülkede bizim garibimize de gitse - hem de en inançlı bilinen, bildirilen, öyle lanse edenler tarafından - “başkalarının cebinden” ama “kendileri için” ve görüntü de ise  “Allah rızasını umarak yapıldığı” yutturulan  uygulamaların varlığı sözkonusu imiş..
..........
Bir  bey efendi, telefonla bilgi veriyor:
- O ülkenin din işlerinde  birinci derece sorumluluk almış, verdiği “hakikate dönük fetvalarla”olmasa da  “makamı en uzun işgal kabiliyetini gösterme becerisiyle”  ün-şan yapmış  “Yılmaz”mı yılmaz bir zat varmış!.
Bu Ramazan’da ülkenin en  şaşalı kentinde  “iftar” merasimi, tertiplemiş.
Ve iftara,  evlerinde  çoluk çocuk aç insanları,- onurlarından dolayı hallerini bildirmeyen  dul - yetim,çalışmak isteyip de işbulamadığından işsiz, emekli , işçi ve memurları, kendi başına iş yapmak gayesiyle  işyeri açap ekmeğe muhtaç esnaf ve sanatkarı -  cami diplerinde, izbelerde yemek bekleyen aç bilaç oruç tutanları bırakın da  ülkenin en büyük  camisinin imamı ve onbinlerce  insana imamlık yapan  kişilerini değil de, topu topu kaldı ise birkaç bin kişilik cemaate sözde önderlik eden  “haham başı”nı  da “davet” etmiş!.
O ülkenin sözde en büyük “din ulu”ları , “ülamaları” ve “Haham başı” ile” iftar”!.
Ki, İslam’da ne halifelerin, ne müftülerin böyle bir  tarzı yok.
Yoksa,  var da ben mi bilmiyorum?...
Siyaseten yenen yemekler dışında; “oruçluya iftar” yaptırmak anlamında olan ve  “oruç ağız yapılan duanın kabulünü umma”  gerekçesiyle yaptırılan   “İftar’ı , Papazlara, kafirlere, hamamlara, ya da başka türlü Allah’a isyan etmiş, ourucu ret etmiş  ve bunu alenen ve resmen daklere etmiş kişilere   yaptırma eylemi var ise özür dileyeceğim..
Mesela Hz Ömer ve varisleri  Müslümanların  o bölgenin tekfuru, keşişi, hahamı, ya da kafirlerin en azılısı Ebu cehilin vekili ile oturup “iftar” yaptı, yaptırdı da biz mi unuttuk?
“İftar”, bizim bildiğimiz en yalın anlamı: Oruçluya, oruç açtırmak..Yani Müslümana has ve Müslümanca tarz..
Ha yemek yiyecekmişsin, git kiminle  zıkıklanırsan zıkkımlan.Açları doyuracakmışsın, güzel.Git kimi doyuracaksan doyur. Hele  hele devletin, milletin, personelin, kurum ve kuruluşların parasıyla çektiğin peşkeşe  de “iftar” deme bari..
Dedik ya orası  “fahrimenler ülkesi”..
Orada her şey ama herşey mübahmış!...
Kılıfına uydurduktan sonra, Müslümanın , kafirin, Hırıstiyanın, Yahudinin hasılı tüm vatandaşların hakları ile “iftar” tertiplenir, Ramazan paketleri  şeklinde,  hırsızlığın adı sevap kazanma ameliyası olarak algılanır, millete yutturulur olunmuş..Hemde en inançlı bilenen inanç abideleri(!) eliyle..
Tabii bizim ülkemizde idarecilerimizin böyle bir şey yapmadığı, yaptırmadıkları ve  ellerindeki –kontrollerindeki - “beytülmali”- hazineyi, soymayıp, soydurmadıkları  için ne kadar şükretsek azdır..
necati Çavdar   18.10.2006                                        ncavdar?hotmail.com

23/12/2008

YÜCEL KALINYAZGAN, İNTİHAR ETMİŞ


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

1972-1975  yıllarında Elektronik Astsubay Okulu'nda  Matematik Öğretmenim olan Yücel Kalınyazgan ile ilgili Vatan Gazetesinin  haberini aşağıda veriyorum.Lise yıllarımızda sınıfa girip, " İleriki hayatınızda eğer millet malına el uzatır.. Hakkınız olmayanı alırsanız.. Önce Allah'ı sonra beni aklınıza getirin" diyerek devleşen..
Ve bu sözleri beynimize kazınan Yücel hocanın sonunu  bu haberle mi öğrenecektik?
"Allah, Kerim !"diyerek haberi aşağıya veriyorum..


Onurumla ölüyorum!

23.12.2008 Salı - 11:01

Yüce Okulları'nın sahibi Kalınyazgan, borçları yüzünden intihar etti

Fevzi KIZILKOYUN/ANKARA, (DHA)




ANKARA'daki Yüce Okulları'nın Yönetim Kurulu Başkanı 28 yıldan bu yana özel eğitim kurumu işleten 68 yaşındaki Yücel Kalınyazgan, ödeyemediği borçları nedeniyle girdiği bunalım sonucu, okulunda başına bir el ateş ederek canına kıydı. `Sevgili öğretmenlerim ve öğrencilerim' diye başlayan ve oldukça duygusal bir not bırakan Kalınyazgan, "Uzun zamandır maddi zorluklar yaşıyorum ve borçlarla boğuşuyorum, artık dayanacak gücüm kalmadı. Onurumla yaşadım, onurumla ölüyorum" dedi.

Dün akşam saatlerinde okulda yapılan toplantının ardından eve gitmediği belirtilen Kalınyazgan'ın bugün saat 05.00 sıralarında okulun toplantı salonunda cesedi bulundu. Evli yetişkin 2 kız 2 erkek çocuk babası olan Kalınyazgan'ın toplantı salonunda tabanca ile başına bir el ateş ederek yaşamına son verdiği anlaşıldı. Kalınyazgan'ın, Ölmeden önce `Sevgili öğretmenlerim, öğrencilerim hepinizi çok seviyorum. Uzun zamandır maddi zorluklar yaşıyorum. Çok borcum var ve onlarla boğuşmaktan yoruldum. Artık dayanacak gücüm yok. Ben bütün ömrüm boyunca onurumla yaşadım, onurumla ölüyorum. Ölümümden kimse sorumlu değil' yazılı not bıraktığı belirtildi.

İNTERNET SAYFASI SİYAH- BEYAZ

İntiharın ardından Yüce Okulları'ndan yazılı bir açıklama yapılırken, okulun internet sayfası da siyah- beyaz yapıldı. Okulda yapılan kısa yazılı açıklamada, Yüce Okullarının Yönetim Kurulu Başkanı Yücel Kalınyazgan'ın vefat ettiği kaydedilerek, "Ülkemiz eğitimine ömrü boyunca hizmet veren değerli büyüğümüz Yücel babamız aramızdan ayrıldı. Yüce ailesinin ve eğitim dünyasının başı sağolsun" denildi. Sabah saatlerinde olayı duyan birçok öğrenci velisi okula gelerek yetkililerden bilgi aldı. Okul yönetimi öğrencilerinin etkilenmemisi için velileri okuldan uzaklaştırırken, okulda eğitim ve öğretime ara verilmedi.

Cenazesi otopsisi yapılmak üzere Keçiören'deki Adli Tıp Kurumu Morgu'na kaldırılan Kalınyazgan için Perşembe günü öğle saatlerinde Kocattepe Camii'nde cenaze töreni yapılacağı ve ardından toprağa verileceği bildirildi.



YÜCEL KALINYAZGAN KİMDİR ?

1940 Yılında, Kayseri- Pınarbaşı'nda doğdu. 1959 Yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi'nden mezun oldu. Askeri okullara matematik öğretmeni olmak üzere seçilerek, aynı yılın Eylül ayında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü'ne askeri öğrenci olarak kaydoldu. 1963 yılında Matematik-Mekanik Bölümü'nü bitirip Öğretmen Teğmen olarak Silahlı Kuvvetler'deki görevine başladı. Askeri okullarda matematik öğretmenliği, AR- GE Daire Başkanlığı'nda Harekat Araştırma Subayı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Bilgi İşlem Bölümü'nde Program Subayı olarak görev yaptı.

1971 yılında İzmir-Ordu Dil Okulu'nu bitirdi. 1976 yılında Londra Üniversitesi Chelsea College'da akademik çalışmasına başladı. 1977 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ne atandı. 1978 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'nden Binbaşı rütbesinde iken kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

1980 yılında Ankara Konur Sokak'ta Yüce Dersane'yi kurdu. 1988 Yılında Karanfil Sokak'ta Yüce Fen Lisesi'ni kurdu. 1996 yılında da Ankara OR-AN Şehri'nde 14 bin metrekare kapalı alanı olan Yüce Koleji'ni kurarak eğitim-öğretim etkinliklerini genişletti.

Halen Özel Yüce İlköğretim, Özel Yüce Lisesi ve Özel Yüce Fen Lisesi'nde bin 500 öğrenci eğitim öğretim görüyor.

Ayrıca 2000 yılında Yüce Bilgi Akademisi'ni ve Yüce Bilgi Sistemleri'ni kurdu. Yücel Kalınyazgan, Ankara Özel Okullar Dayanışma ve Geliştirme Derneği Başkanlığını da yürütüyordu.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Yuce_Okullari_sahibinin_sir_olumu__214768_7&tarih=23.12.2008&Newsid=214768&Categoryid=7

15/12/2008


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter

Yazar NECATİ ÇAVDAR "gazlı kararla" mahkum edildi

DOĞAL GAZ zamlarının sorumlusu  bulunarak, cezalandırıldı..

"Allah, Kerim" diyen  Necati Çavdar, Suçlu

 

Şu an "Mavi Akım " operasyonu nedeniyle   ağır cezada  yargılanan, AKP'nin Samsun Milletvekili adayı, BOTAŞ eski Genel Müdür Yardımcısı  Kerim Taşkıran,   yazar Necati Çavdar,'ın 2005 yılında "Anayurt" gazetesi için yazdığı "İşbilir Bürokrat", "İSKİ Unutulmasın" ve "Yetimhanede Miras mı Veriliyor?" başlıklı yazılarında "Allah Kerim" ve "K aynı k" ifadelerini geçirdiği için kendisi kast edildiğinden ve  bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddiasıyla ceza ve tazminat davası açmıştı.

"görevinden dolayı yayın yoluyla hakaret  edildiği" iddiasıyla açılan    2005/419 Esas numaralı  davayı gören Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 13/12/2005 tarihinde

"Suça konu olan yazılar bir bütün olarak Yasa ve Yerleşmiş Yargıtay içtihatları ile birlikte değerlendirildiğinde ;

Eleştiri ve haber sınırları içerisinde kaleme alındığı, katılanın kişilik haklarına saldırı niteliğinde söz ve cümlelerin kullanılmadığı, atılı yayın  yolu ile hakaret suçunun  unsurlarının oluşmadığı hususunda mahkememizde tam kanaat hasıl olmakla;

Sanığın atılı suçtan beraatine karar verilmesi cihetine gidilmiştir.

HÜKÜM:

Sanığın atılı Yayın yolu ile hakaret suçundan BERAATİNE"şeklinde   " karar vermişti.

TEK DELİL:

"Allah, kerim ve K aynı K"

Hukuk Mahkemesine verdiği dilekçede;

Necati Çavdar'ın" Ya Kerim..  Ey Kerim Allah nelere kadirsin" şeklinde ki ifadelerinden dolayı " duyduğu derin üzüntü psikolojisini fevkalade  olumsuz etkilediğini" belirten Kerim Taşkıran'ın  temiz  isteği;

Osman Yaşar, Niyazi Erdoğan,Nuri Yılmaz, Celal Aras,Ramazan Özkebir'den oluşan YARGITAY 4.Ceza  Dairesi'nde ittifakla  bozulduğu için Necati Çavdar, 5 Kasım 2008 Çarşamba  günü  yeniden yargılandı.


 ÇİFTE  STANDART

Duruşmada "ilerde olması muhtemel olumsuzluklar olmaması için yetki mevkiine getirdiklerinize dikkat edin" diye  siyasal iktidarı uyarmak maksadıyla yazı yazdığını belirten Necati Çavdar;

 'Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin  bozma kararı  bu konuda  verdiği içtihatlara ve insan hakları mahkemesi kararlarına aykırıdır" diyerek  daha önce  mahkemeye sunduğu YARGITAY 4. HUKUK Dairesinin;

Kamu oyunda "Salaklar" davası diye bilinen  Hürriyet Gazetesi ile   Milli Gazete  yazarları Mustafa Yılmaz ve Mustafa Kurdaş davasındaki 2003/7767 esas ve 2003/12788 karar sayılı içtihadını,

 Yine kamu oyunda éDönek " dvası diye ünlenen Başbakan Erdoğan'nın açtığı Suat Pamukçu davasını  kararını,

Ve  İnsan Hakları Mahkemesi'nin gazeteci Lingens'in  yazdığı yazıda Avusturya eski Başbakanı Bruno Kreiski hakkında "ahlak dışı ve hasiyetsiz"şeklindeki ifadeleri  nedeniyle verdiği kararı  hatırlatarak  mahkemeden "Berat kararında direnilmesini" istedi.

 

Necati Çavdar;

 "Allah, kerim"  sözlerimden  birileri   alınıyor ise, "Gökten taş düşecek" diye yazsa idim  yazılarımda alınan  kişi  soyadında  "taş " var diye yine mi  dava  edecekti? Üstelik,  yazılarımı üstüne alarak  adı  geçen kişi  her hangi normal vatandaş değil, siyasal iktidarın tercihi ile  3'lü kararname ile tayin edilerek milletin imkanlarını kullanmak  karar  mevkiine getirilen birisi.Ve son seçimlerde milletvekili adayı yapılan siyasi kişiliktir. Olayın bu yönü dikkate alınarak yazılarım bir bütün olarak değerlendirilmelidir.Ayrıca  şikayetçi  olan kişi şu an "Mavi hat " operasyonu nedeniyle Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmaktadır. Bu  durumda yazılarımdaki uyarılarımın  ne kadar  isabetli olduğunu göstermektedir." şeklinde savunma yaptı.

 

AYNI MAHKEME  AYNI YAZI, KARARLAR  AYRI

 Yeni bir  olay ve delil ortaya konmadığı halde  eski kararında direnmeyerek Yargıtay'ın bozma kararına uyan Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi, duruşmada  Necati Çavdar'ın cezalandırılmasına karar verdi. 

Aynı mahkemenin aynı yazılara farklı kararlar vermesi, geçen sürede "Mavi akım"  operasyonu ve Doğalgaz zamları dışında konuyla ilgili yeni bir delil olmadığına göre;"  ne değişti ... Necati Çavdar'ın  yazı yazmayıp da  kimi bürokratların  psikolojileri düzgün olsa idi, doğalgaz zamları olmayabilir mi idi?" sorusunu akla getirdi?

Çavdar, mahkemenin yeni kararını temyiz ettiğinden  konu yeniden YARGITAY’a gitti..

 

 

 

BOTAŞÇI'NIN Psikolojisini Etkilediğini İddia Ederek 11 Miylar Tazminat Ve Ceza  Davasına  Konu Edilen NECATİ ÇAVDAR'IN Yazıları

 

 

 "İŞ" BİLİR BÜROKRAT!

 

Önceki gün, kıştan bahara geçişte ki tatlı bir rüzgarın  hafiften okşadığı, güneşin bir görünüp kaybolduğu  bir  Pazar günü İsmi bizde olan ve saçlarını  o  uğurda ağartmış  bir eğitimci ile konuşuyoruz.

Konu Enerji yolsuzluğu... Dolayısıyla  "Mafya, Bürokrat ve iş adamı"  işbirliği şeklindeki soygunlar...

Eğitimci bey diyor ki,  "Dikkat edin, normal bürokrat  belirli yerlere gelmek için  nice cenderelere tabi tutulur. Çok kere bir koltuğu adeta çakarlar..  Normal iş adamı da öyle.Basamakları hazmederek geçip bir yerlere gelebilenlerde hiç falso olmaz.Ama  şu  son enerji operasyonunda  da yaşandığı gibi  bu tür işleri yapan gerek iş adamı, gerekse bürokrat adeta  fişek gibi  büyük bir hızla yükselir, yükseltilir."

 Vatandaş, çocukların eğitimine bağlı olarak  evinden çıkıp muhit değiştirmek zorunda kalıyor. Yeni bir muhitte ev kiralanıyor. Ev sahibi  insan mı insan.Eğitim ordusunun en başlarında yıllarını vermiş malda mülkte gözü olmayan Allah'ın adamı. Hanımı ile yıllarını çalışmaya vermiş çocuklarının eğitimini tamamlatmışlar. Kooperatifte olsa iki ev  edinmişler.

Kiracıları diyor ki," Çocuğun lise eğitimi bitene kadar buralardayız.Sonra evimize gideceğiz." Onlar ise "Nasıl olsa bizim bir evimiz daha var..Güle güle oturun..."

Ancak   henüz birinci yıl tamamlanıyor ki, o dünya tatlısı insan arayarak  "Çok zordayım.Kusura bakmayın.Emin olun Ankara'yı terk etmek istedim..Evi satmak zorundayım.Ne olur beni anlayın" diyerek  bin bir özür diliyor.Kiracısı,  "Mülk sizin tabii ki  istediğiniz tasarrufta bulunursunuz "diyor. Ama muhatabı " Allah kimseyi düşürmesin. Kötü adamlarla  karşı karşıya kaldık.Mecburum" diyerek  evi  satarak  kiracıyı da  sıkıntıya soktuğu için üzüntüsünü ifade ediyor.

Kiracının evi alırken bile hiç görmediği bir kişi  gecenin bir saatinde  telefon ediyor."Ben yeni ev sahibinizim.Görüşmek istiyorum" Hay hay deniyor.Genç adam geliyor.Botaş'da çalışırmış.. "Derhal çıkmalısınız" diyor. Kiracı, " Çocuk için geldik.. Lise ikinci sınıf. Bu eğitim  yılı bitiyor.Gelecek yıl bitiriyor..Zaten gideceğiz.Bir yıl süre diyor" bakarız deyip gidiyor..

Sonra  Noter kanalı ile ihtar.." Kendim oturacağımdan altı ay içinde boşaltın.." Yoksa..

Birkaç gün sonra evin kapısına  iki bayan dayanıyor: Kirayı isteriz.

Hanımlardan birisi " kirayı bana elden vereceksin" diye tutturuyor.

"Peki sen kimsin? " sorusuna "Ben  yeni ev sahibinin baldızı.." diyor ve  parmaklarını bir birine sürerek  "Benimle bunlar aynı." diyor. "Nasıl aynı?" sorusun kızarak cevaplıyor:"İşte aynı.Aynı dedikse aynı."

"Tamam ama ben mal sahibinin ya  ihtarda gösterdiği  adrese gönderirim ya da  ismine açılmış banka hesabına " denince  daha da  kızıyor  "aynıyız" diyen.. Parayı elden alamayınca apartmanı küfürlerle bir birine katarcasına bağırıp çağırarak gidiyorlar.

Akşam ev sahibi olduğun söyleyen bey arıyor. Bir banka hesabı veriyor.İsim farklı.

"İyide sizin hesabınıza yatırmamız gerek " deyince "Bir sürü kiracımızda sorun olmuyor da sende mi oluyor. Kardeşim... Nereye diyorsak oraya yatır" diye ısrar ediyor.Kiracının "Hukuken başkasının ad ve  hesabına değil sizin  adınıza yatırmak isteriz" ısrarına  karşılık " Şimdi senin için   banka hesabı mı açacağız.Var olana yatır.Onlar bize teslim ederler bir şey olmaz" diye diretiyor.. Ve "çoluk çocukların var.Onu düşünüyoruz. Ne gerekiyorsa yaparız.." diye tehdit etmeye başlıyor. "Hukuk ne diyorsa o " dendiğinde  de ise "Botaş'ta  emrimizde 60 tane avukat var.Günlük bilgi alıyoruz. Bizimle baş edemezsin" diyerek işi daha da edep dışına taşıyarak "E..gibi  çakarsın.. Çıkarırız" demesi üzerine kiracı telefonu yüzüne kapatıyor..

Sonra  ismi bizde  saklı olan bir hanım arayarak bey efendi adına  açılmış banka hesabı nosunu veriyor. Sonrada  kiraların  yatıp yatmadığını bayan takip ediyor. Kiracının  "Size nasıl ulaşırız" diyerek telefon istediği bayan "Gerek yok. Ben sadece aracılık ediyorum..Biz size ulaşırız" diye telefon numarası vermekten imtina ediyor..

Buraya kadar her şey, ev sahibi kiracı ilişiklisi içinde olabilecek şeyler gibi..

Ancak araştırıyoruz ki kiracıyı arayan bayan  bu günlerde operasyonlar yapılan Botaş'da sekreter.

Bir genel müdür muavininin işlerini takiple görevli imiş.. Bu olaylar meşhur  "İş" adamı   "ibo' operasyonundan önce idi. Operasyondan sonra aklımıza şu sorular geldi

Bay bürokratın hanımı "biz ikimiz aynıyız" demesi  hukuken hangi anlama geliyordu?...

Verilen banka hesabı kimindi?..

 Bir sürü kiracımızda sorun olmuyor da sende mi oluyor. Kardeşim... Nereye diyorsak oraya yatır. Onlar bize teslim ederler bir şey olmaz" demesinin anlamı neydi? ..

 Gerçekten  piyasası 60-70 milyar görülen ancak tapuda 34 milyarla kayda geçilen satışla  daireyi kim almıştı, hangi  para ile almışlardı?

Sekreter  hanım, hangi makamdan aramıştı?..

  Niçin telefon numarası vermekten kaçıyordu?

 Eski ev sahibinin "kötü adamlar" ifadesiyle  meşhur bürokratın   bay  bacanağının  "Çoluk çocukların var.Onu düşünüyoruz. Ne gerekiyorsa yaparız.."  şeklindeki sözlerin ilgileri neydi?...

 A taamının mı B takımının mı ilgi alanına girerdi?..

Eğer kiracı hukuk yolunu denerse başına  kim nasıl ve ne iş getirecekti?

Ben tabi soruların cevabını bulmaktan acizim Ancak bay bürokratın  sadece ismini verince epeyce tanıyanı  çıktı. Hem de yakından..

Diyorlar ki;

"Hava atmayı çık severdi. En mühimi yönü yıllar önceden bile omuzdan askılı   sedef tabanca takması, bunu da  ceketini çıkararak millete sergilemesiydi. Araba düşkünü idi.. Ta o zamanlarda  Croke jeeplerle gezmeyi, farklı imkanlara sahip olduğunu göstermekten hoşlanırdı."

Daha yakından tanıyanlar ise;

"Bizim çocuklardandı.. Önce Aile Araştırma Kurumunda küçük 'memur'du.Orada iktidar sahipleri bunu kullanarak arkadaşlarını ezdirdiler.Sonrada bunu..O mağduriyetleri iyi kullanır. Bu yönü ile olsa gerek 1991 de  anlı şanlı hem oğuz, hem han hem asil, hem tür öz be öz Türk evladına sekreter olarak TBMM'ye  getirildi. Oradan uzaklaştırılınca da  geçici  personel olduğu halde hemen geldiği  kuruma gönderilmeyerek TBMM'nin matbaa, sosyal hizmetler gibi gözden ırak yerlerinde idare edildi.  Maaşlı, ama  "boş" gezdiği dönemde  ticari zekasını  kullanarak ortak dershane filan işine girdi..  Yer altı denen guruplarla teması olduğunu  duyardık. Havasından da öyle sezdirirdi. Yumuşak davrandığında ezmeye, dişini gösterdiğinde tırsmaya uygun bir yapısı vardı.Sonra  'mason –Müslümanların' ortak platformu denen bir vakfın  önde gelen adamına sekreter oldu.O bakan olunca bakanlığa götürmedi.Botoş'a geçti. Orada 'uzman' yapıldı.. Son seçimlerde iktidar partisinden dayı adayı oldu. Sonra bir Bakan'ın özel kaleminde arzı endam etti. Ne olduysa özel kalemden aldılar.Ama bu defa Botaş'a Genel Müdür Muavini yaptılar.Bacanağını da oraya getirtmiş olabilir.."

 Ve  derler ki  "İlgili bakan beye yolsuzlukla ilgili bir dosya verdiği gün, yetkileri elinden alınıverdi.Şimdi unvanlı ancak kızakta.."

Bir başka tanıyanı da  ise şöyle diyor "Aman ağbey.. O'nun A takımı (!) da var B takımı (!)da.Çocuklar şunu halledin dedi mi hallederler.. Uzak durmakta fayda vardır.. Anlıyorsun değil mi? .."

Doğrusu anlamıyorum..

Çünkü:

En büyük güç.Allah'tır.. Sadece O'na güvenir, sadece O'ndan yardım dilenirim.. O'nun dışında hiçbir ilah tanımıyorum..ve Allah dışında ilahı olanların ilahları ayaklarımın altındalar..

Elbet işi anlayan ve çözen birileri çıkabilir..

Fakat kimi  "iş" bilir  bürokratın nasıl da fişek gibi yükseltilebildiğini gerçekten anlamıyorum..

Anlayamıyorum..

............00000000000...............

Necati Çavdar-3.3.2005

 

İSKİ, UNUTULMAMALI

(1)

 

Bilindiği gibi bir dönem SHP diye bir parti vardı.Başında da Erdal İnönü.

Bu partiye mensup insanlar, "yalan ,dolan, talan"  sloganları ile eski yönetimi devirerek  yerel yönetimler seçimlerinde adeta hemen her yerde yerel iktidar oldular. SHP kadroları  koltukları doldurdular..

Bir süre  sonra  İSKİ  sakandalı patlak verdi. Herkesin elinde , dilinde İSKİ..Ve adeta  yer yüzünde su yerine tüm musluklar,  rüzgarlar  kendi sesleri yerine  İSKİiiiiiiiiiiii diye ses verir oldu.

 İSKİ, ismini dağa taşa, sağır sultana duyurdular. Tabii ki İSKİ'nin çağrıştırdığı tüm olumsuz anlamları da..

Hiç kimse kalkıp da "Partinin o günkü lideri Erdal İnönü, bu işin içinde" demedi..

Hatta İSKİ'nin bir numaralı amiri olan zamanın  İstanbul Belediye Başkanı  Nurettin Sözen için de bir şey denmedi.Adam  şan ve şerefle şimdi parlamento  yerini  aldı.

Bazı şeylerin şüyuu vukuundan beterdir" diye  bir darb- meselimiz var. Yapılmasından ziyade duyulması tehlikeli ..

Bir şey duyuldu mu artık onu kimse silemiyor. Koskoca parti ve onun lideri de silemedi. Bir çoğu  baldırı çıplak insanları millet bunlar daha dürüst, hiç değilse Allah korkusu var diye yerel de iktidar yaptı. Millet, başta Tayyip Erdoğanlar olmak üzere bir çok değeri  böylece tanımış oldu.

O hızla genelde de iktidara oturdular ki, bir 28 Şubat  dayatması alaşağı etti.Ama  yerelde o gün  bugün iktidar koltuğundakiler hala yerinde ve başarılı hizmetlere de imza atmaya devam ediyorlar..

Buraya nerden geldik?

 İSKİ'den ve İSKİ'nin başındaki bir  veya birkaç bürokratın yediği söylenen naneler yüzünden bir partinin başına gelenlerden....

Geçenlerde  "İş" bilir  bürokrata değinmiştim.İş bilenlerden biri  tutar, o yazıdan kast edilen 'benim' diyerek  bir arkadaşı;" Beni bilirsen sen bilirsin, başkası bilmez..Şöyle eder, böyle ederiz" gibilerden vızıldayarak en son  ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Nasıl oluyor da AK Parti'nin bürokratı için bunları söylüyorsunuz"  diye sözde tehdit eder..

Burası mühim.

Oldu ki AK Parti, bir bürokratı  iş başına getirdi.O da elindeki imkanları  kendi ve çevresinin  "iş"lerinde kullanıyor. Buna kimse ses çıkarmamalı mı?

Hele hele onu oraya getiren AK partililer ya da yediği herzeleri duyanlar susmalı mı?

Susarsa ne olur?

 İSKİ'ler olur..

SHP'yi  koruyan, kollayan dinamikler mevcuttu.

Milletin iradesinin seçim sonuçları ile ortada olmasına rağmen,  içerde AK Parti iktidarının hala meşruiyetini  kabullenmeyen  çevrelerin varlığı unutulmamalı.

Zaten zaman ve zemin kolluyorlar.

Siyaseti önce bozup sonra dizerek şekillendirmek için gerek siyasal yelpazedeki hareketlilik gerekse  olabilecek değişiklikler için psikolojik ortamın oluşturulmasına yönelik  olarak kimi kasetler topluyor, kimi tökezlemesine bakıyor.Kimi telefon kayıtlarını gözden geçiriyor. "Özel yapım" ve "özel servis" edilen kasetler, cd'ler, filimler ortada gezmeye başladı bile..

Birde  "iş" bilir bürokratlar ortaya çıkarılırsa o zaman görürsünüz püsküllü belayı.

Ve milletin huzuruna gidererek "Alın size  istediğiniz, arzu ettiğiniz AK İktidar!"diyerek propaganda yaptıklarında,  "iş" bilir bürokratlar!

Ne  çok güvendiğiniz sizi oraya getiren etkililer, ne ortaklarınız kalır.Ya da  kimi  gelişen ve de değişerek  "eski gömlekleri" çıkarmayı marifet sayıp 'dem bu demdir' diyerek  "iş" bilir bürokrat haline gelenler, derhal saf değiştirerek yeni ağalarına  dosya üstüne dosya servisine başlarlar.

Bu geçmişte oldu gelecek de olacaktır..

Mühim olan sağlam durmak, hele hele namuslu olmaktır.. Yoksa oradaki makamların hiç biri  kimsenin babasının malı değil.

İnşallah milletin verdiğini millet alır.

Aksi halde  siyasilerin sıkıntısının ötesinde hem millet hem de ülke sıkıntıya girer.

Aman ha, iktidarın ucundan tutanlar size söylüyorum:

Yanınızdaki yörenizdekilere dikkat edin. Yoksa pandoranın kutusu açılınca sizler de şaşıracaksınız. Baksanıza yanınızdaki misafir(!) kuşlar uçuyor.Hangi  sözde şirketlerin iş tutmak için; nerelere kimleri getirdiklerini, bunların arksında kimlerin referansları olduğu, bunlara "iş" tutturmak için güya millet ve memleket hayrına  kimi projeleri göstermek arzu ile bakanları bile  "uçurduklarını" açıklarsa soğuk  terler  dökersiniz.Veya  adam, bu özel bürolardan proje takipçilerini ya da millete makamları kapatıp sadece ve sadece  "iş" adamları ile bunların  "iş" bilir" bürokratlarına açan yanınızdakini alır gider de bakar kalırsınız..

Bu hükümet, kim ne derse desin hala içerde meşruiyet problemi yaşıyor, dışarıdaki meşruiyeti ise ülke aleyhine vereceği tavizlere bağlı..

Ülkenin bir baştan bir başa soygun ve yolsuzluklardan yaşamasından  sonra  gelen bu iktidarın milletle irtibatı ama tek irtibatı ise dürüstlük, doğruluk.Tek sermayesi var oda doğruluk ve dürüstlük.

Bunun ötesi yok.

Hele hele pisliğe bulaşmış ya da bulaşma istidadı içendeki  Ak Parti bürokratlarını  koruma, pisliği halının altına süpürme gibi bir lüksü yok.

Eğer öyle yaparsa birisi gelir  o pisliklerle birlikte halıları  kaldırır da  halıları başlarına örtmüş bulurlar.. İSKİ'leri birileri unutmuş olabilir.  Fakat  milletin hafızasında  çağrışımları hala taze...

Yoksa iş bilirlik konusunda  bundan öncekilerden daha"iş"bilir olduklarını, olacaklarını kim söyleyebilir? 

 

.............0000000000000000000........................

 

 

YETİMHANEDE MİRAS MI VERİLİYOR?

(ll)

 

"İş" bilir bürokrat demiştik ya?..

Meğer ne iş bilirler varmış!

Zira  birileri  tanıdıklarına hava bassa bile hiç kimse bilinmez değil, hiçbir olay duyulmaz değil.. Tesadüf bu ya.. Bir dostum, birinin ismini   duyunca: "Aman onu sormayın.Tüm  vebal ve günah bana aittir" dedikten sonra cemazüyelevvelini sayıyor:

Yıl 1991-92.. Bana Nevşehirli ki tanıdık genç geldi.. Yanlarında bir başka ufak tefek genç... Bu yetimhaneden çıktı...İmam-Hatip'de okudu. Filan yare DYP ... vekili ... yardımı ile  kapağı attı. Ama..'Yetim' dediler..'İmam-Hatip' dediler. Bizim de o zaman 'İmam -Hatip' deyice her şeyin tamam olduğunu sandığımız dönem.. 'Olur' dedim... 

O zaman mecliste üst seviyede görevli ve  unvanı olan vekillerin   ana binada makamlarının yanında birde  kullanmadıkları halkla ilişkilerde  yerleri vardı.Gidip  zamanın ünlüsüne, Böyle biri var.Gitsin öbür tarafa otursun.Onu buraya alıyorum.." dedim. Adam tanımaz bilmez..Ne yaptımsa ben yaptım.Günahı bana...Zaman geçti.  Allah var.. O da bana; "Araştırdın mı, kimdir, ileride bir sıkıntı oluşturmasın" dedi. "Onu bana bırak" dedim.. "Sen bilirsin" dedi..

Gönderdik,  halkla ilişkilere  sekreter  diye .. İki ay geçti..

Birde duyduk ki, adam  sağda solda  'Ben falancanın özel kalemiyim' diye hava atıyor.. Sekreteryada değil, ünlünün  masasında oturuyor.. 'Çağırıp yapma' dedik.. "Tamam" yapmam ama "  'Ne yapayım?..  Sekreteryada oturamıyorum. Çünkü; kızlarla oturmak edebime aykırı' dedi. Biz inandık. Gitti..

Ama o aynı naneleri yemeye  yine devam etti.Bizim  K.. aynı..K..

Duyduk ki  adama acıyarak; "Git otur.Üç beş kuruş faza al " diye gönderdiğimiz yerde  rahat durmuyor, sağda solda o ünlü kişi üzerinden 'iş' takibi yapıyor.. Çağırıp; "M..." diye hitap ederek; '-Bu gün bakan-olan – o ünlünün  gerçek sekreteri  kişi bile - Ben özel kalem müdürüyüm demiyor. Seni  yetimhaneden çıktı, İmam-Hatipli  diye alıp burada idare etsin dedik, ne haltla sağda solda böyle söylüyorsun' diye kendisini azarladım. Kendimi tutamayarak tokatladım.. Yine de dönemin etkili ve ünlü kişisine   gidip  durumunu anlatmış, oda kendisine acımış, bana dedi ki ' Yazıktır, yetimdir. Biraz idare edin ' 

 Fakat, düzelmedi.Kovduk..

Çıkarı için yapmayacağı hiç bir ama hiç bir şey yoktur. İsim, adam  kullanmada, mağdurları oynamada, karalamada  çok mahirdir.Bu dönem baktık ki; bir bakanın özel kaleminde..Sona uluslararası ilişkileri olan bir genel müdürlükte yetkili.. Tüm yetimhaneden  çıkan ve orada olan kardeşlerimi tenzih ederim  ama  dün baldırı cıplak dizlerimize yapışan, bu  gün füze gibi yükseltilen  bürokratların  eş dost, akraba, yaren, baldız, bacanak  üstüne yaptığı söylenen mallar... Yetimhaneden mirasla çıkmadığına göre  ne ile sağlanıyor?

 Ben bilmiyorum..Ancak adamın cemazüyelevelini bilirim.."

Demek ki tokat işe yaramış.Adamı hem makamlara gark etmiş hem mala mülke..

Ya Kerim...

Ey Kerim Allah nelere kadirsin..

...

Bu sütunları takip edenler bilir ki; biz kimi "iş" bilir  bürokratları aylardır yazıyoruz. Zira  her partinin atadığı,herkesim ve düşünceden hırsız, uğursuz çıkabilir.Adam AK parti döneminde bir yere geldi diye ak kaşık değil ya..

Birileri bu yazdıklarımı yeni zannedip, sağa sola saldıracak olursa onlara  da"hoşt" demek gerek...

Zira, "30.12.2004" da "2 KASIM 2002'YE DÖNÜP BAKINIZ" başlıklı bir yazı yazmışız..

Başbakan Tayyip  Erdoğan, partisinin yılın son  TBMM Grup Toplantısı'nın basına kapalı bölümündeki   " Diğer iktidarlar yolsuzluk nedeniyle gitti. Biz de aynı duruma düşmemeliyiz. Bu konuda dikkatli olmalıyız. İşi sıkı tutmalıyız. Hükümet olarak en hassas olduğumuz konuların başında yolsuzluklar geliyor... Daha önceki iktidarlar yolsuzluk nedeniyle gitti. Biz de aynı duruma düşmemek için dikkatli olmalıyız" diye konuşması gerçekten önemli. İnşallah havada kalmaz. Zira yolsuzluğun kendisi değil söylentisi bile iktidarları yiyor, bitiriyor.." demişiz.

"Yeni dostların konumları, kendilerini sunumları, yürüyüşleri, arabaları farklı...Onlara uymaya kalktın mı yandın.Para gerek.  Birde çocuğu çocuğu, eşi onlarla buluşturdun mu "yıkılası viranede evlad-ı iyal" derdi sizi alıp bir yerlere götürüverir."  diyerek kimi vekillerin, kimi bürokratların değişip, geliştiğini (!) söylemişiz..

Birde anlatım sunmuşuz: " Bizimkiler iktidara geldi....Gencecik danışmanlar... Öyle vekil danışmanları gibilerden değil. Daha üstekiler... Emin olun oturacak yerleri yoktu... Oran civarındaki  dairelerimden  bir kısmını onlara. sırf yardım olsun diye  bedava tahsis ettim.... Ama gel gör ki; ilk zamanlar, üçü beşi aynı yerde kalmalarına rağmen dairelerin   elektrik,  su , apartman aidatını karşılayamayan bu adamlar, bir süre sonra  yüz milyarlarca değeri olan daireler alarak taşındılar. Bu değirmenin suyu nerden geldi?... Nasıl bu noktaya geldiler?..  Bilemiyorum.. Hemen  kendilerine yeni yeni  dostlar edindiler.Ankara'yı bilmezler, imkanları yok, o nedenle kendilerine yardım olsun  diye  ev açtığımız insanlara bizlerin ulaşması bile mümkün değil." diyordu."

Ve  eklemişiz:"Bunları söylerken yanınızda başka şahitler, hatta Başbakan'ın yakınlarındaki insanlardan kişiler vardı. Bu tür  ileri geri konuşmalar artık  Ankara sokaklarında konuşuluyor..İş işten geçmeden  eski halinize dönünüz. Zira millet, sizi öyle bildi, öyle gördü ve o şekilde olurlar diye gönderdi.Esas işinize; işsiz, emekli, asgari ücretli ve çiftçinin yani milletin gündemine, millete  dönün.Huzuru bulun..Aksi halde huzurda bulamazsınız. Kendinizi bir daha Ankara'da da görmezsiniz..İsterseniz şöyle geriye, 2 Kasım 2002'ye dönüp bakınız."

Evet yeni İSKİ'ler ortaya çıkmadan birileri tez elden  kimilerinin cemazüyyelevellerine baksa iyi olur.

Değirmenin suyu nerden geliyor?

.....................00000000000000000.........................."

 

 

 

"İŞ " ADAMI!..

 

Bu ülke  ne Osmanlı ne de İslam ahlakı ile ahlaklaşmıştır.

Tüm siyasal , sosyal ve ahlaki  yapılanmasını Bizans usulü  şekillendirmiştir.

En büyük  patron!..

 Hazineye eli uzanandır.

 En büyük adalet sağlayıcı!..

  Resmi adalet mekanizması değil, çetelerdir.

En büyük siyasetçi!..  Her dönem yağ külahının başındaki ...

 Sabah biri gelirde iktidarı devralırsa , hep devralanın yayında olandır.

İşadamı-mafya-siyasetçi üçgeni sürer gider. Birisi değilse diğeri..

 Eğitim, beceri, hatta  asalet hak getire..

1986l'ardan sonra  bir "İbo"  tanırdık..

Galiba  Çankaya Birlik mahallesi  ANAP delegesi idi.Ve beş parasız. Doğrusu pek öyle okuma yazma gibi işlerle işinin olduğunu da  zannetmiyorum. "İş yok, eş yok, çoluk çocuk hak getire" derlerdi. Nerede bir  kongre olsa,  kongrede aday olanın yayında biter, ona korumalık filan yapardı.Gözünü budaktan da esirgemezdi. Zira kaybedeceği bir şey yoktu. Yapısı tipi hep öyle idi, rajon keserek " milliyetçi! " takılan   yağız dekanlının.

"Mutlaka birileri cebine  para kor, o da onu savunur onun adına

15/12/2008

YASSAK, HEMŞEHRİM


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter


Necati Çavdar

26.10.2008-Emiryaman-Ankara

 

 Bazı yasaklar, sanki yasağı koyanı memnun etmek içindir.

Zira  o yasaklar ya geçmez ya da  asıl gayesine hizmet etmez.Sadece yasaklayan “iş”yapmış olur.

 

Bloglar kişisel ve kurumsal  özgürlük alanları.

İnsanlar ve bir çok kurumlar,  kendilerini bu blogları kullanarak ifade edebiliyorlar.

Web siteleri biraz daha zahmetli daha masraflı olduğu için insanlar, kolayca yapılan   hazır  bloglarda rahatça yer aldı.Böylece sanal alem bloglarla daha bir zenginleşti.

Bizimde bir dizi bloglarımız var.

İnternetin yani sanal alemin meşhurlarından “blogger.com”da barındırılan  çok sayıda web  blog var.

Özellikle resim yüklemenin kolay olması açısından Bloger’i tercih ederek “Çavdar’ın Obası” ismiyle bir düzine  blog açarak düşüncelerimizi  başkaları ile paylaşıyor, faaliyetlerimizi  ulaştırıyorduk.

Ancak  bir gün olup da toptan defterinin dürüleceğini hesap etmemiş ve hiç ama hiç başkaları yüzünden bizimde sanal alemdeki yüzümüze kara sürüleceğini düşünememiştik.

Oysa burası Türkiye idi.

Düşünebilmeli idik.

Böyle bir kara mizahın sayısız örnekleri de vardı.

Nazlı Ilıcak’a kız, milyonların oy ve tercih ettiği partinin kapısına kilit vur.

Belki ilerde  hoş olmayan hadiseler olur diye onların sosyalleşmesini önleyerek ve eğitimsiz olarak toplumda yaşamaya mahkum ederek  üniversite kapılarını başörtülü kızların tümüne kapat.

 Her hangi bir postaneden uygunsuz mektup gönderildi diye tüm postanelerin kapısına kilit vurarak  ondan istifade edenlere tümden  kapat.

Ne haber alsınlar nede versinler. Böylece  sorunu kökten çöz.

Blogger’e konan yasak bu cinsten

Tamam  birileri suçlu olabilir.

Özgürlüğü istismar edebilir.

Ancak  geri kalan milyonların suçu ne?

Suç ve cezalar, hani şahsi idi ve sadece ama sadece suçluyu ilgilendirirdi?

Konan yasak gerçekten kara mizah.

Bloglarımıza girmek için sanal alemde  kapımızı çalanlar, sayfaya asılan şu yafta ile karşılaşıyorlar:

 

“Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Access to this web site has been suspended in accordance with decision no: 2008/2761 of T.R. Diyarbakır 1st Criminal Court of Peace.”

Mesela  köyümle ilgili olarak  açtığım

http://khirka.blogspot.com/

isimli Çavdar’ın Obası’nı tıklayan  arkadaş soruyor.

Ağbi bu neyin  nesi?

Gel de cevap ver..

Sanki suç varsa, onu bizler işledik?

Yukarıdaki yafta, sadece yasaklanan yere değil, bizim bloglar dahil  “blogger” deki tüm web blogların kapısına asılmış, astırılmış..

Üstelik bu yasak sadece Türkiye’den bağlanan insanlara konmuş. Başka ülkeden bağlanırsanız ne yasak var, ne sansür

Sansür bize..

.....

Yıllar önce  sıkıyönetimli yıllarda Hakkari- Yüksekova’dayız.

İlçenin asayişinden sorumlu olan kaymakam, savcı, polis ve  askeri yetkililer tüm kadro orda.

Masalarında bir  telsiz. Hoş bir müzik çalıyor.

İddia şu.

“Kaçak ve korsan yayın yapılıyor.”

Kaçak ve korsan yayın yapıldığına göre bunu önlemek gerek.

O yüzden toplanan heyet, çareler düşünüyor.

Telsiz teknisyeniyiz ya.

Uzman olarak bu konuda bizimde  görüşümüzü almak üzere çağırmışlar.

“Kaçak ve korsan yayını” telsizden  bir  süre dinledim.

Ve  merakla ne diyeceğimi bekleyen heyete, “Bu mesele  milletler arası  bir mesele.Derhal dış işlerine müracaat ederek İran hükümetine ültimatom verilmesini sağlayın.  İran’a  nota verilmeli. Kabartmazsa savaş ilan edilmeli..”deyince gözleri fal taşı gibi açılan toplantıdakiler; “Ne alaka “dercesine  daha bir meraklandılar.

Bizim ülkede daha FM radyo vericilerinin adının bile bilinmediği zaman diliminde İran Şahı, ülkesinde doğrudan radyo istasyonlarını FM bandında kurdurmuş, halkına tertemiz radyo dinletmişti.

Biz ise hala “Genlik Modülasyonlu”-AM”sisteminden vericilerle halkımıza gelir gider yayınları layık görmüştük.

O günün TRT’si yeni yeni FM istasyonları kurarak milleti modernleştirme projesinin parçası olarak sadece yabancı klasik müzik çalıyordu.

Böylece temiz ve duru yayınını sadece  klasik batıl müzikten anlayan  bir avuç bahtiyarlara (!)dinleme özgürlüğü tanımıştı.

Merakla bekleyenlere şöyle demiştim:

“Evet size göre kaçak olan bu ses İran halkına  göre gayet normal.Ve kim bilir çok da hoşlarına  gidiyordur.

Çünkü bu çalınan müzik, Tebriz radyosunun   normal ve yasal yayını.Ha bundan hoşlanmıyorsanız ya telsizlerin  ibrelerini değiştireceksiniz. Veya  bizim  hükümet, gücü yetiyorsa İran hükümetine bu yayını kapattıracak..

Çünkü ABD’nin verdiği bu telsizler, FM bandından yayın alıp veriyor.

İran  radyo istasyonları da  FM’den yayın yapıyorlar.

Vericileri  bize yakın ve güçlü olduğu için onların yaydığı esas frekansların giderek güçten düşen değişik güçteki yan-harmonik- yayınlarını alıyoruz.

Mesela bu kadar basit”

O güne kadar sadece  hava, arazi şartlarına ve mesafeye bağlı olarak gelip giden  “genlik modülasyonlu” yayını dinlemeye alışkın FM radyo istasyonu ne demek bilmeyen sadece  radyoyu açınca tek kanaldan kendilerine verileni almaya hazır insanlar,  daha bir şaşırdılar.

Ve  kimilerine göre “sakıncalı durum”  elin istasyonunu kapattırmak yerine telsizlerin haberleşme frekansları değiştirilerek çözüldü.

Bize  göre kaçak ve yasak yayın başkalarına göre pek ala yasal ve normal sayılabiliyordu.

Tıpkı bunun gibi web  bloglarda yayınlananlar  kimilerine göre  sakıncalı iken  kimilerine göre ifade ve özgürlük alanları.

Birilerinin belki kötüye kullandığı bu alanları, bir kişi kötüye kullandı diye  milyonlara hele hele ellin oğlu özgürce istifade ederken kendi insanımıza kapatmak ne kadar hak ve hukuk kurallarına uyar?

Postaneden bir kişi kötü haber verecek diye tüm postaneleri halka kapatmak ne kadar doğru ise bu kararda o kadar doğru.

Siz bir şehir yada ülkede her hangi bir dükkanda işlenen suçtan dolayı sadece o dükkan  ilgilisine  ceza vererek mi işi çözersiniz, yoksa yabancılara serbest bırakarak tüm şehir ve ülkedeki dükkanları toptan milletinize kapatarak mı?

İnsanların fikri, sanatsal ve diğer sahalardaki üretimleri ele açıkken kendi insanımıza “yasak hemşehrim”demek gerçekten hoş değil.

 

8/10/2008

Dağlıca ve AKTÜTÜN BASKINLARI


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter


Son pkk,  saldırısı karşısında,
Haber alamayan/almayan
-Elinde ki  uçakları, tankları, topları, diğer teçhizatları ile
hava,deniz ve kara kuvetleri ile kocaman orduya rağmen -Zamanında
müdahale edemeyen/etmeyen
çocuklarımızı koruyamayan/korumayan
Her türlü tecavüzü bertaraf edemeyen/etmeyen
Olay öncesi ve olay  anında,olay  sonunda  derhal  seyyar  karargahı

oraya kurmayıp hala ankarada  TAŞ KIŞLA da laklak çalan,

Resmi geçitlerde boy gösretip, sanal bildirilerle milleti manüple
eden,Taş kışla paşaları istifa etmeli, etmeyenler görevden alınmalı..
PKK varlığı görüldüğünden buyana; Kenan kaniat dahil, ABD'nin "Bizim
çocuklar" diye şerefsizleştirdiği tüm 12 Eylül artığı  genel kurmay,
kuvet komutanları ve 12 Eylülden bu yana  MGK'ya katılan karar
vericilerden  hesap sorulmalı.
12 Eylülden beri  PKK bahanesiyle  iç ve dış ihalelerle şişirilenler
takibe alınmalı.
Milletin canını , kanını, malını heder edenler, teşhir edilerek
hesapları;- hukuk zemininde- sorulmalı
Necati Çavdar



Daglica baskini hakkinda   Gelen Kutusu
zeki kentel 
HELAL OLSUN SIZLERE ! SAGLIK ICINDE TUM MUTLULUKLAR VE BASARILAR SIZLERIN OLS...
 28.10.2007 
 
kimdenNecati Çavdar   ayrıntıları gizle 28.10.2007 
kimezeki kentel  
tarih28.Eki.2007 17:56 
konuRe: Daglica baskini hakkinda 
gönderen alangmail.com 

Teşekkürler
Allah sağlık, afiyet versin
Necati Çavdar
 
28.10.2007 tarihinde zeki kentel <zkentel@hotmail.com> yazmış:
- Alıntı metni gizle -
HELAL  OLSUN  SIZLERE !

SAGLIK ICINDE TUM MUTLULUKLAR VE BASARILAR SIZLERIN OLSUN !

SAYGILARIMLA  NICE SAGLIKLI GUNLERE VE SAGLIKLI BASARILARA !


ZEKI  KENTEL

******************************

>From: "ahmet dogan simsek" <ahmetdogan.simsek@gmail.com>
>Reply-To: liberal-izmirliler@googlegroups.com
>To: liberal-izmirliler@googlegroups.com
>Subject: {liberal-izmirliler.23404} Re: Daglica baskini hakkinda
>Date: Sun, 28 Oct 2007 12:11:51 +0200
>
>Arkadaşlar siyaset yapan komutanlar siyaset için ölüler de verebilirler.
>Siyaset için hakimlere haksız karar aldırmakla kalmaz bir daha emirlere
>uymamazlık etmesinler diye sağa sola bombalarda atarlar. GKB lığında Tüm
>yargı mensuplarında nasıl karar alacaklarını dikte etmek için brifing
>verdiklerini de unutmayın.
>
>Referandumu gündemden düşürebilmek için bir bölüğü hadi satarlar demeyeyim
>ama feda edebilirler.
>
>1980 öncesi 11 eylüle kadar günde 10-20 kişi ölürken, aynı komutanlar sıkı
>yönetim komutanı olarak padişah yetkisine sahiptiler. Peki ne değişti de.
>12
>eylülde cinayetler bir günde aniden durdu ve fabrikalarımız bombalanmaz
>oldu.
6-7 eylül olaylarına sebep olan Selanik de Atatürk'ün evine atılan bombayı
>atan provokatör sonradan Valiliğe terfi etti.
>Yakılıp yıkılan ise milli servetti.  Kovduğumuz Hıristiyanların iş
>alanlarını Yahudiler aldı. Türkiye İsrail'in eline biraz daha geçti.
>
>Şemdinli de yakalananlar aslında başçavuşlar değil generallerdi. Gaffar
>Okkanı öldürmekten sanık olan komutanlar şimdi bizi savaşa sokuyorlar.
>Şemdinli savcısı işinden kovuldu. Askeri savcı ise erkekse dosyayı açsın da
>görelim.
>Kendimizi aldatmayalım. Komuta kademesi siyaset ile meşgul olan
>komutanlardan oluşmaya devam ettikçe güvenilir değildir.
>
>Savaş gerekçeleri de inandırıcı değil.
>
>Halkı bir günde sokaklara döküp savaş çığırtkanlığı yaptırabilecek
>kabiliyette  ise sadece ordu kaynaklı emekli subay kadrolarının ölmek var
>öldürmek var öldürülmek var diyen mensupları dışında kim ve hangi organize
>hangi para ile bu gösterileri düzenleye bilir.
>
>Rejim öncelikli düşünenler millet öncelikli düşünmeye başlamazlarsa.
>Rejimlerini uygulayacak bir Türkiye'nin kalmayacağını bilmelidirler.
>
>Unutmayın Uzman emniyet müdürü teşhisini açıkladı.
>
>*Kapı dışarıdan zorlanmamış. Hırsız evin içinden *
>
>Ve unutmayın hırsızlar 110 bin kişilik ordumuzu Sarıkamış da ölüme karlı
>dağlara sürerek imha ettiler. Geri dönmeye kalkanları da bir birine
>vurdurdular. Ellerindeki silah ve cephaneleri de karlı dağlara gömüldü. Bu
>sayede Asya Türklerini Ruslara sattılar. Bu gün aynı kadroların Anadolu'yu
>İsrail'e satmayacaklarını nereden biliyorsunuz. Belki görünürdeki ABD
>aleyhtarlığı sizleri kandırıyor. Buna aldanmayın. Onlar ABD nin kötü
>polisini oynayarak iyi polis rolüne zorladıkları hükümeti ABD nin
>emirlerine
>uymaya zorluyorlar.
>
>Selamlar
>
>A.D.Şimşek
>
>
>28.10.2007 tarihinde Necati Çavdar <necaticavdar@gmail.com > yazmış:
> >
> > Değerli Yellice, milletin  kahramanlarına bir şey demiyoruz
> > Ama şerefli milletin sıntına binen şerefsizlerede iki çift sözümüz
>olmalı.
> >
> > Eğitimsiz, hazırlıksız, bölgeyi bilmeyen gariban vatan çocuklarını
> > sırtlanların önüne atanlara, ama Ankarada tafra satanlara, millete posta
> > koyanlara hiç bir şey demiyelim mi?
> > Ölen öldüğü ile mi kalsın
> > Bir 25 yıl daha milletincocukları can versin, kaynakları ABD silah
> > baronlarına aksın
> > NATO'da CENTO'da bu adamların arkadaşları, silahdaşları değiller mi idi?
> > Türkiyenin askeri güvenlik politikalarını şimdiye kadar harngi siyasal
> > iktidara çizdirdiler?
> > Sorumlusu onlar değil mi?
> > Holding yönetirken iyilerde, strateji ve taktik geliştirmede
> > nerdeler.Düzenli ordu, düzenli ordu ile savaşır.
> > Bunlar sınırları cendereye aldılar.Hala bölge kan deryası
> > Ne zaman bölge insanı ile omuz omuza camiye girdiler..
> > Ne zaman birlikte kahvede iki kadeh çay içtiler.
> > Kim kimi kandırıyor..
> > Askeri alanlara milletin çocuklarını akredite edip sokmayacaksın.
> > Anasına, inancına hakaret edeceksin
> > Sınırlarda öldürteceksin.
> > Sonra kahraman olacaksın
> > Yok öyle yağma
> > Eğer en ufak utanma duyguları olsa derhal istifa ederler, yapamayan
>gider
> > yerlerine yapacak pırıl pırıl kahramanlar gelir
> > İnsanlar kurşuna dizilirken , akadami de sıcak salonlarda yapılan
> > konuşmaları açın okuyun ..
> > Sahte kahramanların kahramanlıklarını görün.
> > Hiç bir şekilde Barzaniyi, talabaniyi, apoyu mazeret olarak
> > kullanmasınlar.
> > Büyük bir  milleti ve devleti acz içinde bırakmaya kimsenin hakkıyok
> > gece yarımda başlayan  ve sabaha kadar süren çatışma bölgesine bir
> > helikopter, bir ucak kaldıramayan, korkaklar, ihanet içinde değilse ne
> > yapıyorlar?
> > Elin oğlu,  100 kişiyle onca yol tepip geliyor.Gençleri öldürüp kalanını
> > götürüyor.
> > Ağalar, taşkışlalarda keyif çatıyor.
> > Sanal bildiriler yayınlıyor.
> > Kuzey  Irak'dan geldiğin söylüyorlar.Geldiğini bildiğiniz halde neden
> > tedbir almıyor, derhal müdahale etmiyor.Kayıp verdikten sonra
>susukunluğa
> > giriyorsun.
> > Sormayalım mı
> > Aferin, iyi zaiyat verdirdiniz..
> > Bir şehit değil sizin tafralarınıza, geçmez taktik ve  stratejilerinize
> > bin mehmet kurban olsun mu diyelim..
> > Pavyon paşalarına, şubat bülbüllerine  sormayalım mı?
> > Selamlarımla
> > Necati Çavdar
> >
> >
> >
> >
> >
> > 27.10.2007 tarihinde ayhan yellice <ayhan.yellice@computek.com.tr>
>yazmış:
> > >
> > >  Özellikle bu hükümetten öncekilerin asker ile uyum içinde
> > > çalıştıklarını düşünüyorum. Ama bu hükümetin her fırsatta askeri
>yıpratmak
> > > ve asker üzerinden oyunlarla oyunu artırmakta olduğunu görüyorum. Eğer
> > > hükümet hükmedebilmelidir hükmedemiyorlarsa ,askere laf
>geçiremiyorlarsa
> > > çekip gitmeliler . Genel kurmay başkanı aylarca sınır ötesi dediği
>halde
> > > kulaklarını tıkayan yine hükümetti.  İş işten geçtikten sonra sırf
> > > tribünlere oynamak için teskere çıkarttılar çıkar çıkmaz
>suyunudaçıkarttılar.
> > >
> > > Zamanında çıkmamış biz teskere ne işe yarar. Acaba Tayip hükümeti pkk
>yavurmak istemiyor mu? Bunu düşünmeden edemiyorum.
> > >
> > > Ve her türlü başarı yada başarısızlık yine hükümetlerindir. Askeri
> > > önlemler ile terör üzerinde başarı sağlanırsa nemasını seçimlerde
>tayip
> > > efendi yiyeyecek başarısızlıktada cezasını o çekecek.
> > >
> > > Askeri olarak çarpışma olan her yerde şehit vermeninde kaçınılmaz
>olduğu
> > > muhakkaktır. Peki neden bu hükümet döneminde iyice azdı bu terör
>illeti.
> > >
> > > Maalesef Türkiye'de kurumlar eleşetrilirken özellikle asker üzerinde
> > > eleştirinin ötesinde özellikle orduyu yıpratmaya yönelik olduğunu
> > > gözlemliyorum.
> > > Son bir not hükümetin bakanları ve tayip efendinin danışmanlarının
> > > secerelerini iyice incelerseniz. Türkiye gerçekte kimler tarafından
> > > yönetiliyor görebilirsiniz.
> > > -----Original Message-----
> > > *From:* liberal-izmirliler@googlegroups.com [mailto:
> > > liberal-izmirliler@googlegroups.com] *On Behalf Of *Ümit Budak
> > > *Sent:* Friday, October 26, 2007 8:58 AM
> > > *To:* liberal-izmirliler@googlegroups.com
> > > *Subject:* {liberal-izmirliler.23249} Re: Daglica baskini hakkinda
>> > > Ayhan bey, orduyu gerçekten Tayyip bey yada diğer önceki babşbakan ve
> > > hükümetlerinin yönettiğinimi düşünüyorsunuz....?
> > >
> > > ordudan muhtıra alan bir hükümet askeri başarı yada başarısızlıkta ne
> > > kadar sorumludur.?
> > >
> > > Bu kadar şehit verilmesi askeri açıdan başarısızlık değilmidir.?
> > >
> > > Bir kurmun eleştirilmesi kurmun hatalarını görmeyede yaramaz, sadece
> > > yıpratırmı?

> > > cevap lütfen
> > >
> > >  ----- Original Message -----
> > >
> > > *From:* ayhan yellice < ayhan.yellice@computek.com.tr>
> > >
> > > *To:* liberal-izmirliler@googlegroups.com
> > >
> > > *Sent:* Thursday, October 25, 2007 12:48 PM
> > >
> > > *Subject:* {liberal-izmirliler.23177} Re: Daglica baskini hakkinda

> > > Necati bey,
> > >
> > > Yazınızı üzüntü ile okudum belikli oralarda bulunmadınız.
> > >
> > > Oraları görmüş olsaydınız eminim bu yazıda kahraman Türk subaylarına
>bu
> > > şekilde hakaret vari sözler söyleyemezdiniz.
> > >
> > > Bende doğuda askerlik hizmetimi yaptım ve oraları siz ve sisin
> > > gibilerden daha iyi bilirim.
> > >
> > > Herkese her şeyi söyleyin ama ordumuza asla.
> > >
> > > Eğer söyleyecek bir şeyiniz var ise de bunu ilk olarak 25 yıldır bu
> > > ülkeyi basiretsizce yönetenlere söyleyin.
> > >
> > > Ve stratejik ortaklarla iş pişirenleri çok yakın zamanda daha birkaç
>gün
> > > önce hepimiz gördük tv lerde stratejik ortağından izin almaya
>gidecekler
> > > kasım ayında.
> > >
> > > Söyleyeceklerinizi Tayyip ve avanesine söyleyebilirsiniz ya da
>onlardan
> > > önce yönetenlere.

> > > -----Original Message-----
> > > *From:* liberal-izmirliler@googlegroups.com [mailto:
> > > liberal-izmirliler@googlegroups.com] *On Behalf Of *Necati Çavdar
> > > *Sent:* Thursday, October 25, 2007 11:43 AM
> > > *To:* liberal-izmirliler@googlegroups.com
> > > *Subject:* {liberal-izmirliler.23167} Re: Daglica baskini hakkinda

> > > Bu ne ihanettir?
> > >
> > > Bu milletin askerinin milli bir giysisi yok.
> > >
> > > Bu milletin askerinin milli bir serpuşu yok.
> > >
> > > ABD , ve çarpıştığı yedi düvelinkine benzetirler..
> > >
> > > Bu milletin  çocuklarının ilk girip cephelere dağıtıma  gittiği
> > > camilerle irtibatı kesildi.
> > >
> > > Millet kışla der onlar, pavyonlarda yatarlar
> > >
> > > Millet paşa der , onlar "general"
> > >
> > > Paşa derken mutlu olurlar, paşa diyenler irticacı sayılırlar
> > >
> > > Millet cami avlularında öfkelerini kusar, onlar öfke kusanları
> > > seyrederek irticai eylem sayar.
> > >
> > > Bu milletin çocuklarını eğitmek için daha bir talimnameleri yok.
> > >
> > > ABD talimnamesi ST-7-B ile milletin çocuklarına yanaşık düzen eğitimi
> > > verip toptan  sırtlanların önüne  atarlar.
> > >
> > > Kendileri Taşkışlalarda yatarlar, bedenlerini yıldızlı otellere
> > > atarlarda, dağlarda yürümeyi bilmezler..Emeklileri televizyon
>televizyon
> > > gezerek, millete tafra satarlar..
> > >
> > > Gariban asteğmeni, eğitimsiz eri, yetkisiz astsubayı itlerin önüne
> > > dikerler kendileri tatil beldelerinde keyif çatarlar.
> > >
> > > 1980 den bu yana MGK'ya giren  sözde paşaları sınıra dikseniz, PKK
>değil
> > > kuş uçmaz.
> > >
> > > Millet ben askere gideceğim diye askerlik şubesine akarlar onlardan
>ses
> > > çıkmaz.
> > >
> > > Terörist, kan içici ve de taşeron güruhu, "Bölücü" diyerek tanıtıp,
> > > milletin unsurları arasında kin ve nefreti körükletip, ayrışmasına
>zemin
> > > hazırlarlar.
> > >
> > > Strateji,taktik hak getire.
> > >
> > > Ulan, 25 yıl savaş mı olur?
> > >
> > > Milletin 40 bin evladına 500 milyar dolar  kaybına neden olan...Tedbir
> > > dedikçe, yeni yeni   ihalelerle  ABD savaş sanayiinin gelişmesi için
> > > para aktaranlar yargılanmalı.Ya da eğitim almak için kandile olmaz ise
> > > istirahat için APO'nun   yanına gönderilmeli.
> > >
> > > Çözümü milletin çocuklarını kırdırmada bulurlarda, asıl meselenin
> > > İngiliz, Fransız, ABD başkentlerinden ve onların çıkarlarından
>geçtiğini
> > > bilmezler, bildirmezler..Maşalarla, sineklerle  zaman öldürürler..
> > >
Dağlar kan çağlarken  onlar Stratejik ortaklarla, lbatı entrümanları  ile kıvrak laikçi  danslar yapıp milletin başında boza pişirirler
Bu ne ihanettir?
> > > NECATİ ÇAVDAR

> > > Şehit Mustafa'ya Destan::
Şehidin Kanı:

> > > Çığlık
147-165. sayfalar

 http://photos1.blogger.com/blogger/7600/1580/1600/Gidiyor.jpg
 www.sairinyeri.blogspot.com

> > > Eller Kınalandı:
http://sairinyeri.blogspot.com/2006/09/eller-kinalandi-adem-askere-gidiyor.html

> > > Türkiye, Kuşatılmışlıktan Nasıl Kurtulur?
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=8721

> > > Öncelikli Tehdit ya da  Stratejik ortağımız:
 http://www.anayurtgazetesi.com/aramadetay.php?no=353&il=yazarlar
> > >
> > >
> > >
> > > 25.10.2007 tarihinde *Arzu TEZER* <arzutezer@gmail.com > yazmış:
>
> > > : [feylesoflar] Daglica baskini hakkinda
>
> > > Cerrahi uzmanı bir arkadasım su an aktif olarak vatani görevini yapan
> > > baska bir cerrah arkadasından gelen elektronik-postayı benimle
>paylastı.
> > > Ben de sizlerle paylasmak istedim sevgi ve saygılarımla...
> > >
> > > "Su an Hakkari dag komando tugayı 30 yataklı seyyar cerrahi
>hastanesinde
> > >
> > > askerligini yapan bir meslektasınız olarak, bugün yasadıklarımı
>sizlerle
> > > paylasmak istedim! Hepinizin malumu olan o hain saldırı sonucu
> > > yaralanlananlar hastanemize geldi ve ilk müdahalelerini yaparak durumu
> > > kritik olanları GATA ya sevk ettik. Yaralıların içlerinde bir tanesi
> > > vardı ki, sahit olan diger yaralı askerlerin anlattıgını sizlere
>iletmek
> > > istedim! İlk roketatar saldırısında ayagından yaralı (maalesef ampute
> > > etmek zorunda kaldık) bir sekilde yatan bu mehmetçige yaklasan pkk'li
> > > terörist teslim ol diyor! Bunun üzerine mehmetcigimiz; magrur bir
> > > sekilde; - "sen Türk Askerinin ne zaman teslim oldugunu gördün
>serefsiz"
> > > diyor ! Maalesef hain terörist yerde yatan askerimizin kafasına tek
> > > kursun sıkıp, baska mevzilere dogru yöneliyor... Olayın üzerinden
> > > yaklasık 36 saat sonra hala aktif çatısma alanında olan bu askerimiz
>çok
> > > büyük zorluklarla çatısma alanından alınarak hastanemize getirildi. Az
> > > önce ameliyatından çıktıgımız bu askerimizi ameliyat edip hayatını
> > > kurtaran cerrahi ekipte olmanın kıvancını duyuyorum, vatan sevgisinden
> > > daha bir yüce sevginin olmadıgına bir kez daha tanık oldum. Saygılar"
>
>
> > NECATİ  ÇAVDAR

8/10/2008

RAMAZAN DİLİ BU MU?


Free Web Counter<_script /><_script />
Free Web Counter


 

Necati Çavdar

 24.09.2008

 

Ramazan ayı içindeyiz.

Herkes daha bir dikkatli olmalı.

Eline mikrofonları alanlar aslında böyle davrandıklarını söylüyor.

Ancak eylemler hiçte öyle göstermiyor.

“ŞEREFLER” PAZARDA

Bir  bakın, iktidarın siyasi temsilcisi konumundaki bir numara ile, ana muhalefetin baş sözcüsü konumundaki 70’lik delikanlının, “şeref” kelimesini pazara çıkarmaları..

Ve bu iki cenahın iki numaralarının;  kılıçları çekip, Fırat gibi kabararak  birbirlerini TBMM’de düelloya davetleri..Yahu orası çözüm ve barış alanı mı, arana mı  mı, diyen yok.. Seyirciler coşkun.

...

Ya “sıkıntım var” diyebilen çiftçinin,  azarlanması..

İyi ki Ramazan. Ya bayramlık ağzını açsa ne olurdu..Güçlüye kedi, güçsüze kaplan kesilmek hangi psikolojinin eseri?

Ramazanlık sayılabilir mi?

Ramazanda “kılıçları kına sokmak” galiba halka özgü bir durum.

..

 

Sermayeci medya sahipleri ile, siyasal iktidar taraftarlarının girdiği mücadeledeki kullanılan dil.. Dün diz dize, biz bize oturanlar, bu gün saç baş bir birine girdi.

Meydan okumalar, kavga sayılmaz.

Her halde  bir birlerine sevgi çiçekleri gönderiyorlar da, biz anlamıyoruz.

İftar sofraları başında, bağırışlar her halde Ramazan’ın ruhuna  yakışmıyor.

ÇARŞI - PAZAR AYRILIYOR

Bir seri tutuklamalar sürüyor.

İçerde adam ölüyor.

Tutulanlar hastanede, ancak hala tutuklu.

Adam gariban biri olsa  çoktan ölmüş, hala darbe yapacak korkusu içinde adamı tutmak neyin nesi.

Hani hastalara, düşkünlere iyi davranmak ..

...

Sivri dilli, bu vasfını paraya, şana, şöhrete çevirmekte mahir  ancak  ekonomik olarak batmış, siyeseten  toplum tarafından dışlanmış birisi..

Siz  gidip hayal edemeyeceği kadar parayı kanalına  akıtıyorsunuz.

Sonrada tutuklatıyorsunuz.

Yansımaları, kendi  ile sınırlı değil.

Sermayenin zirve temsilcisinin  iş yerinde, Başbakan’nın bir zamanlar  ürünlerinin pazarlamasını yaptığı  firmanın yeni ürünleri tanıtılıyor.

Tuncay, efendinin estirdiği rüzgara kapılanlar.. Bir taraftan o firmanın farklı ürünlerini almak için raflara saldırırken diğer taraftan da hınçlarını  firmanın açıkça ismi yazılı  ürünlerini  harçlık parasına tanıtan  elamanlardan  çıkarıyorlar.

Ve o firma ile  özdeşleştirdikleri siyasal iktidarı kast ederek  demediklerini bırakmıyorlar.

Söylememiz o ki,  sadece evlere giren “medya” değil farkında olmadan çarşı -pazar ayrılıyor..

Hem de Ramazan’ın “Rahmet” bölümünde..

....

BARIŞA TUZAK

İngiliz'in Osmanlı mirasında stratejik çıkarları için kurdurduğu suni devlet İsrail.
İsrail, Yahudi sermayesinin yönlendirdiği batılı yönetimler tarafından sürekli korundu gözetildi.Ve bu sermayenin kontrolündeki bölge ve diğer devletlerce her türlü insanlık dışı eylemleri sessizlikle karşılandı.
Siz Kıbrıs'ta insan haklarını korumak için çaba sarf ediyorsunuz. Bölgede otuz yıldır kan dökülmüyor, kimsenin burnu kanamıyor. Birileri buna "problem" diyor ve çözülmesi için dayatıyor.
Ama İsrail, her gün insan hakları çiğniyor, işgal ettiği topraklarda insanları öldürüyor, bununla yetinmiyor utanç duvarları inşa ediyor, bütün değerleri yok ediyor.Kimsenin sesi çıkmıyor.
Stratejik Ortağımız’ın stratejik tercihi”, kendisine düşman  bildiğini anında yok etmek.

Gerekçeleri ise “Terörizmle mücadele(!)”
Sevsinler.

Kim, kaç kişi terörist?

Onların, yani devletimizin stratejik ortağının mantığına göre işgal edilmiş ülkesinin durumunu kabullenmeyen herkes.

 Olabilir mi?
Ramazan ayında Birleşmiş Milletler denen ve ikinci dünya savaşı galiplerinin kurduğu mevcut düzeni korumakla  vazifeli teşkilat, sözde dünya barışını konuşmak üzere toplanıyor.

Ama orada edilen laflar  barışa o kadar uzak ki?

Ve temel argüman,  herkesin “Barışa” uzak durup, Allah’ın lanetlediği “Yahudi’nin dostu olması”..

 

.......

Son İslam imparatorluğunun köküne kibrit suyu konmasına neden olan, hayalci Enver - Talat - Cemal üçlüsü; Alaman gemilerine  Hilal takarak Karadeniz’e sürmüşlerdi.

Ve sonuç da  dengeler değişmiş, ağırlık merkezi Haç’ın olmuş..Yer yüzünde Hillal’i temsil eden bir güç kalmamıştı.

Şimdi ise  sözde insani yardımlar, taşınmak üzere ABD armadası  tarafından  Karadeniz’de kol geziyor.

İnsanın “Turan’a giderken  vatanı  harap eden” Enver- Talat- Cemal üçlüsünün tavrı   daha  bir haysiyetli imiş diyesi geliyor.

Hiç değilse Alaman zırhlılarına  “Ay- yıldızlı”  bayrağı  taktırarak Karadeniz’e  sürdürmüşlerdi.

Şimdi ise ABD armadası resmen  pervasızca nefes borularımızdan geçerek ”Türkün bayrağına bakarak, çırpınan” Karadeniz’de  cirit atıyor.

Ve Lübnan’da uluslar arası  zulüm düzenin devamı için “nöbet “ tutanlar,    Kafkasya’ya “bekçi“ getiriyorlar..

O bekçi, Afganistan’a nasıl barış getirdi?..

Irak’da ki  “özgürlük ve demokrasisi” ortada

Öncekiler,  hatalarına rağmen haleflerine  göre daha bir onurlu, daha bir iddia sahibi mi idiler?

....

Önümüz bayram.

Allah,  bu millete bayramlar yaşatsın.

İnsanlığa da bayram neşesini tatmayı..

Bayramınız mübarek olsun..

1/7/2008

Sizin Dünyanız.. Bizim Dünyamız

Free Web Counter <****** src="http://xyz.freeweblogger.com/counter/******.php?u=necaticavdar">
Free Web Counter

 

Sizin Dünyanız.. Bizim Dünyamız

Ve Sizin Davanız, Bizim Davamız..

 

Bizim illegal çiftlikteki garga, serçe, sağırsak, güvercin, ağaç kakan daha ne varsa... Ve artık meyvesini vermenin huzuru ile bu yılkı  hayatına veda eden çiçeklere, bitkilere inat gelişimini sürdüren  nohut, mercimek,ayçiçeği  gibi bitkileri kendi alemine terk edip, biraz temaşa için;  " angara"ya  indik.

"Angara" fokur fokur.

 

.....

Hele de "Tay"ların en  "Baş" savcısı tarafından AKPve güdücüleri hakkında  dilekçe verdiği günden sonra resmen "Boş" Bakan konumunda telakki edilen Erdoğan'ın yeni konumundan sonra BOŞ"luk  doldurulmak üzere  "angara  gazanı" daha bir harlanarak kaynatılıyor.Kazana atılan elde kepçe daha bir haşlatılıyor.

Bütün ülkede parsa kapma yarışında olan ancak siyaset yaptığını söyleyerek aslında  "hazineye" uzanan yollarda yol alacak trene binmek, binemiyorsa asılmak ama o şekilde "Hazineye uzanmak" isteyen topu topu on bin kişilik "yürütücü"ler, fellik fellik yeni yollar, kanallar arıyor.

Parası olan nereye yatıracağını bilemez, garibanlar ne olacaksa olsun anlayışında kulakları "angara"dan gelecek seslerde; bekliyorlar..

 

AL "KİPPA"YI  VER "TAKKE"Yİ

Hürriyet Gazetesi tarafından da kesinliği doğrulanan  bir haber kaynayan kazanın harını artırıyor.

Bu haberlere göre "angara derinlerinden " servise konarak kuryelerle  basın merkezlerine ulaştırılan resme göre, yei genel kurmay başkanı olacak olan kişi, ağlama duvarı önünde görülmüş.

Hürriyetin Ertuğrul Özkök'ü "Ne yani..Bu resim bize de geldi..Haber değeri görmedik. Sadece  'ağlama duvarı" dibinde değil Mescid-i Aksaya'da gitmişti' diyerek yapılan servisi doğruluğunu ifşa edip habere katilik katıyor.

Ancak  aynı kişinin "ikisi de şeriatçı" diyerek hem "Şalom" hem de "inananların yüz akı" yerli(!) gazete de kalem oynattırılan taraf ise;  "ama sadece duvar dibinde durmuyor. Elleri ile duvarı kutsadığı"tezini ileri sürüyor

Ancak  bana göre tehlikelisi şu:

Laikçi cephenin koruma-kollama  müfrezesi  başkomutanı olarak görmek için selam çaktığı kişi, başına geçirdiği şapkayı, "kippa" zorunluluğu nedeniyle "kippa" niyetine mi geçirdi?

Çünkü "ağlama  duvarı" önünde, Yahudi şeriatına göre baş açık durmak affedilmez günah!..

Acaba, laiklik gereği içerde başörtüsüne  savaş açanlar Yahudi şeriatı gereği duvar dibinde arz-ı endamı nasıl izah ederler?

Umalım ki,  öyle olmasın.

Tabi, Müslümanlara hürmeten Mescid-i Aksa ziyareti de "takke" ile mi yaptı, diye sormadan da edemiyoruz.

Zira, Ağlama duvarına yapışmak (inanlısı için kippa vs ile başı örtmek mecbur) çağdaş hareket, hümanistçe bir davranış,  Müslümancı  ibadet, camilerde  takke takmak gericilik(!)

Öyle mi?

Hasılı tüm bu servise koymalar, derin "angara" gerinmelerinin salınımları gereği yaşanıyor.

......

KADAVRA SES VERİR Mİ?

"Siyaset boşluk kaldırmaz" diyerek millet tarafından kadavraya çevrilen ancak Avrupa  Birliğinde  konuşturulan Mesut Yılmaz, bir yerlerde yediği yumruğu millet unutmuş sayarak "derin" selamlar veriyor

Ve kulaklara  "Mesut Yılmaz, yeni parti sinyali verdi..." sesleri çalınıyor.

Yılmaz,  kuracağı partinin "Yelpazesinin oldukça geniş" olması ve "uzlaşmacı bir parti modeli" olacağını söylemiş.  (19 Haziran 2008,  "Yeni parti sinyalleri veriyor!", Milliyet)

KİMLİKLER KİMLİKSİZLER!

 

17 Haziran Salı..

Hürriyet gazetesinde bir ölüm ilanı..

Taziye mektubu değil, mübarek kimlik deklarasyonu.

Karamehmetlerin, soy ağcı  kazınmış.

Jasminli, jeolu torunlar, gelinler, kuzenler!

Karluk Şeyhinin' gel de  Yalçın Küçük'e  kulak verme" ikazı, serzenişi  ile  haberdar oluyoruz, kimi kimliklerden.. Ya da kimliksizliklerden..

 

HAÇLILARIN AZAT KABUL ETMEZ KÖLELERİ ARAYIŞTA

Devletimizin kolunu kanadını kırıp, başını gövdesinden ayırarak İsrail zehri şırınga edilen ve   ara sıra darbelerle durdurulan kalbe  giden damarları kontrol etmek üzere kendilerine teslim edenlere "laiklik" kılıfıyla "Haçlı planların" azat kabul etmez köle durumundaki  milletin asli damarı "anadolu" mayasına düşman, yerli işbirlikçiler!..

İçinden çıktıkları toplumun bütün değerlerine tiksinti, ile  bakan, milleti patronlarının istediği şekle  sokarak, patronlarına yalanma, yalakalanma  mutluluğunu kaybetmemek için akıllara  ziyan komplolara zemin hazırlayan, açık işgali kamufle edici sloganlarla  milletin değerlerini toptan işgal etmek isteyenler adına  gizli işgalin yerli uzantısı,  küçük elit..

Öte yandan bu cenahın,  soygun düzenin temsilcileri - sermayeyi  çoktan kediye   yüklemiş-  milli hazineden besli, sermayedarları!...

Bir zamanlar kendilerini  memleketin asli sahibi olarak gören,  her şeyin kendini merkez alarak şekillenmesini isteyen TUSİAD konsülü mensupları,  ellerindeki  imkanların global sermayeye geçtiğini, artık memleket soygunun kendileri üzerinden değil doğrudan yapıldığını anladığı için can havli ile  ortada geziyor.

Nasıl anlamasınlar, eskiden  kurdukları gizli açık evlilikler ve akrabalıklar yardımı ve yolu ile kazan dibi yalatılanlar, teşaronluk yapanlar, artık bu imkandan da mahrum olduklarını görüyorlar.

Görme değil, bir şekilde ele  geçirdikleri yağlı memleket çeşmelerini yen heveslerle birilerine satınca ellin oğlu direkt  cep doldururken, bizim teşaronlar çeşme başında kala kaldılar.

Hem musluk gitti hem de  alınan  üç kuruşluk paralar iç oldu gitti.

Onun için yağlı işleri  global ölçekte soygunculara  direkt kaptırmaktansa, işleri onların istediği şekle  sokacak ve bunu laik-Ulasalcılık kılıfıyla becerecek artistler arıyorlar.

 Ne yapsınlar?..Bir zaman şişirdikleri isimler, dünya ölçeğindeki patronlarla iş kesip, bunu kuvveden fiile çıkarmanın  gözle görünür elle tutulur kılmak, yani global eşkıyanın çekim alanında olduğunu göstermek  üzere  Lübnan Nöbetine  gidiyor.

"Merkez medya" olarak  yön tayin edenlere Barzani madyasından tutun da okyanus ötelerine direk bağlanan kanalları ile yeni basın türü ve onların gazeteci kimliği ile "CEO"arı türedi.

Artık bizim anlı şanlı "iş" adamlarının  iş takipçileri, galantör kalemleri, en geveze ve şöhretli  "enkırmanları" yaya kalıyorlar.

Elin oğlu  bunları  değil süs diye artistleri, mankenleri  vitrine koyuyor.

Başta  "Haç"la kutsanan global sermaye hayrına  "Lübnan nöbetine" koşan olmak üzere yeni sahnede rol almak isteyenler de onların dizi dibine oturuyor..

Gazetecilik, lakırdı ise işte  gazetecilik!. Bal gibi de oluyor..

TUSİAD'çılar daha önce kendi içlerinden bir iki deneme yaptılar. Onca makyaja rağmen millet yutmadığı ve  kendilerinden bir şey olmadığını bildiklerinden-  ipleri ellerinde tutarak "angara sahnesine" sürmek üzere  millete pazarlayacak aktör arıyor.

Acaba  tabana  yaban gelmez  ve iyi "bir bölen" olur . Global sermaye ile iş tutarak kendilerinden uzaklaştığını düşündüklerini alt etmek ya da laik düzen çığlıkları ile sürdürülen soygun düzeni teşaronlarına( yerli soyguncuları daha bir kollar umuduyla) ters gelmez, zaten CHP bile Cumhurbaşkanlığına onu işaret etmişti   diyerek,  Abdullatif Şener mi olsa...

 Dış mahfilleri bileceği ve  yerli despotların karşı çıkamayacağından Kemal Derviş mi?

 Milletin  gönlüne  girip bir yerlere geldiğinde, mevcut mevkiini muhafaza arzusuyla  "haçlı seferi"ne çıkanlara sırtını dayadığı görüntüsü veren, güç odaklarına diklenmesi beklenirken masum ve mağdur millet evlatlarına kabadayı, içerdeki despotlara kuzu, o, despotlardan korunmak için  can havli ile  global "güce tapınma" konumunu sergileyen, büyük "dava"lardan  ikballeri kollayan   çıkarcılığa tornistan etmeyi "erdemlilik" gibi sunduğu görüntüsü sergileyen  ve bu tavrın simgesi haline gelen   Erdoğan'nı kesecek yeni jön bulamadığına göre TUSİAD,  Şener ve Derviş arasında  hangisini pazarlasam  şaşkınlığı içinde..

Sersemletilen Ecevit'in uyur uyanık halinde  memlekette  biten  "devşirme" rolünde ve karşılığında ;köylü, işçi bir kenara, resmi istatistiklerle de kayıt altına alındığı gibi yarısı "yoksulluk" yarısı "açlık" sınırları ile kayıtlı büyük memur kitlesi de bir tarafa esas üst düzey bürokrat adındaki  küçük bir memur kesiminin  maaş ödemesini ancak garanti eden kıymetsiz "ulufeler " için "15 günde 15 yasa" klasiği ile özetlenecek şekilde ülkeyi global ahtapotun kucağına atan,  kullanılma miadı olan ve  gözden düşen Ecevit sonrası için "gel imkanlar sana  açık" çekine karşı  yük altına girmeyip kaçan,  ulusal statükonun karargahı sayılan CHP'de  "uluslar arası oyunların yetkilisi edasıyla" vitrin süsü olarak TBMM'de arzı endam ederken asli yerine dönen.. Ancak,  hiçbir zaman meclise uğramasa da gözü kulağı, -kendini her şartta bağrına basan - milletten  Derviş'in bulunduğu yere kayan Erdoğan ve ekibinin kulağından tutup TBMM'den atamadığı için 27 Nisan darbesi sonucu yapılan seçimlere kadar CHP Milletvekili hüviyetini koruyan Kemal Derviş,  bir zamanlar "kullanırız diye" parlatılan Erdoğan'a karşı  bu defa memleket ekonomisini değil de sadece yerli soyguncuları "kurtarıcı" rolünde TUSİD'çıların tezgahında..

İçinden geldiği kesime gayet   sert, yabancısı olarak ihtiyaçtan kapısı açılan yaban konaklarda yama ve yalaka tavırlar içindeki, gerçek tavırlı insanlardan kaçar ve bir zamanlar içinde olanlarla köşe bucak buluşmayı ihmal etmemesine rağmen duyarlı cephenin göz ve kulağından kamufle olmayı olmazsa olmaz sayan.. Geçmişte bir olduğu ruh iklimi nedeniyle kendini bey yaparak başlarda taşıyan ve hep yükseklerde görmek isteyenlere ve cürmüne  inat onlara yukardan  bakarak kendi  alçaklığını, yüceltme gayretiyle millete tuzak kuran  alçaklarla iş tutmayı i beceri sayan sefil ruh hali ile  kendisini parlatmak ve yeni rolünü  daha bir benimsemesi için   yem olarak sunulan "merkez medya" dilberlerinin  bacak dibine "ıhmayı" marifet  sayan  Abdullatif Şener, aylar süren gezme ve gezdirilmelerden sonra  AKP'den bağını koparmadan tüzük hazırlığı içine girmiş!

ECEVİT'TE YAR OLMAYAN TAGOR, ERDOĞANA YARAR MI?

Yerli ışıklarını kaybederek sahte ışıklara ram olurcasına Togor'da karar kılan selefi Ecevit'i ve onun  ahir ömründe yaşadıkları, ona yaşatılanları hatırlatırcasına emeraler içindeki..

 Necip Fazıl'dan Tagor'a "irtica" eden...

Güdül toprağının kar etmediği için bir süreliğine karartılan gözü yerine bu defa bulunduğu mekan ve geçtiği alan  karartılan..

Flaşlarla aydınlatılıp, TVlerde parlatılmasının  zevkini yaşadığının aksine kabahatleri onlara-basına –yükleyip,  kaçan, bu defa  flaşları kapattıran..

 İçinden geldiği hareketi demokrasiyi kullanan ancak içinde  uygulamayan tek adam zihniyeti ile suçlayarak ayrı kulvara koştuklarını iddia ederek çıkılan yolda tüm kavşakları demokratik oluşumlara kapatarak  -sokağın tek kabadayısı hüviyetinde- tek adamlığı olmazsa olma" şart sayan, "Kendi çöplüğünde tek yetkili, etkili karar merci olarak" kendini değil ülkenin, -yeryüzünün merkezi  görenlerle kol kola ve onlar adına rajon keserek- bölge "merkezi sayan..

Yerli despotlardan korunmayı, dünya despotlarının kucağında serinlemekle kotaracağını  vehmeden..

Ancak  "Üstü çizilerek  sahne dışına itildiğini  fark etmesi ile mi dir  "anakaradaki komploların içinde yokuz" diye çıyaklıyan..

Kendi ikbal ve elde ettiklerinin devamı için  mayalandığı kaynağı elinin tersi ile iterek; milletin iç ve dış şer odaklara direnci ile geldiği noktayı, devletimizi dağıtıp, milletimizi bölerek bir birine kırdıranların  tramplen tahtası haline getirerek, var olan "değerleri" uluslar arası eşkıyanın emrine sunan, aç ve yoksul bırakılan milletin sırtına sararak  bolca borçla sağladığı üç beş kuruşu peşkeş çektiklerinin diktiği birkaç "plazayı", bindikleri  ve kendilerini ne kadar iğreti durduklarını ele veren  gavur özentisi, züğürt tesellisi, hovarda göstergesi "çipleri";  "kalkınma" sanan, karnı tok, sırtı pek kimseye eyvallahı olmayan millet çoğunluğu yerine yokluktan varlara kafa yoramayan, üretmeyi terke zorlanan aç –sefil, çaresiz  insanlara "ulufe" ve "sadaka" ile ulaşmayı marifet,  çaresizlerin sesizliğini  her şartı kabullendi bilerek, kemik yalayanların  yalakalığını  bağlılık gören    Tayyip Erdoğan'ın " terenden inen binemez" tehdidine rağmen  Abdullatif Şener cephesinin  "Tüzük Yazma " noktasına gelmesinde   "Ama"yasa konsülündeki iki Çerkez'in servisi ve kulisi var mı?

 Bilmiyorum.

Ancak bildiğim şu:

O iki Çerkez, başkaları tarafından "iyi"pazarlanıyor.

Hele biri var ki "ef" bankasın da kızı çalıştığı söylenen, ailece pazarlanıyor..

 

ŞENER, HANGİ ROLE HAZIR

Tıpkı FP daha  hayatta iken  "yenilikçi" kanadın PAM'a yuvalanarak tüzük ve teşkilat çalışması yaptığı  gibi.. AKP'den bağını koparmadan "erdemli " bir şekilde  tüzük hazırlığı içindeki ve "Benim karım evlenmeden önce  tesettürlü değildi" türünden açıklamalarla "isterse(1) açabilir(!)" şeklinde   "sırf Allah emri olduğu için" örtünenleri  -kendilerine tam teslim olsa dahi - "öcü" görenlere  uygun sinyal sarkıtan..

Eksikleri, ne yanlışlarına rağmen kainat ölçeğinde "İddiası ve medeniyet  inşa cehdi" olan, heyacan duyan, rüyaları, hülyaları olan, kürereyi şekillendirme iddiasıyla umutları ayakta tutan hareketti  "gömlek çıkarma" basitliği ile terk edip bir kalemde silerek "ılımlı   " kılıfıyla  dünya hakimlerine  yatarak "güce tapma" anlamında; "küreyi kapma ve sahiplenme iddiasıyla  şekil verme hakkını kendinin bilen, yaşama ve var olmayı kendi lutfu ile olabileceğini düşünerek planlar, bu planlar çerçevesinde özellikle bizim coğrafyamızda operasyonlar  yapanların   tayin ve sınırlarını çizdiği ölçüde "bölgesel role " razı olan harekete "terfi(!) edenler kervanında  baş rollerde gezen..

Stratejik ortak ilişkisi sürdürmekle birlikte  yeni soyunulan role  ayak uyduramayan,  gücü elinde tutanlara  kesin bağlı, "Bölgesel -piyonluktan-güçten" az olsun bizim olsun anlayışı ile  asrın başında  "şarkın sukunu" için  coğrafyamızı,  ve millet bütünlüğümüzü parçalayıp, iktisadi kaynaklarımıza el koyanların   istedikleri ölçek ve şekildeki yapılanmalara söze "bağımsızlık" adıyla  razı olan,  bu yapıyı- hiçbir zaman milletin arzusuna  uymasalar da-  "cumhuriyet" sihirli sözcüğü ile  sarmalayıp, kesilen rolü sürdürme, değiştirmeme kararlılığındaki ve hiçbir  "derinliği" olmayan, içerde baskıcı, dışarıda şaşkın ve sersem, hiçbir plan ve projesi olmayan 20'lerde "kendileri adına" ve yön verdikleri istikamette  yönetmek üzere izin verenlere tam bağlı ve izin verilen sınırları  ne pahasına olursa olsun aşmama, bir milim geçmeme konusunda  kendilerini sınırlayanları ve sınır çizenleri bile şaşırtan bir karalılıkla vazife yapan    statükoculara "teslimiyeti" kabul rolüne;  "işini iyi yapma " koduyla hazır..

 Abdullatif Şener,  Çorum'un eniştesi  ve Tayyib'in bir kenara koyarak milletin içine gönderdiği    eski vekili "Tüzük yazımı" konusunda çağırınca başı "BULUT"lara eriyor..

"Öyle bir karar alındı da  beni neden  çağırtmadı,  alçak duruşu" ile midir bilmiyorum,  "Ayazda kalmış ıslak kedi", içine büzülüp yürek daralması geçirir.

Karluk Şeyhi ile şöyle ayak üstü mülaki olduğumuz,   neşeli ve köşeli hali yüzüne yansıyan Çorum'un eniştesi, keyfli keyfli  ve yarım ağızla "Ne oluyor?.. Dünya nasıl , nere gidiyor diyerek "angara"nın kendi merkezleri yönünde şekillenmekte olduğunun teyidini ister gibi, soruyor.

Cevabımız, "Dünya dediğiniz sizi dünyanız.O Bize uzak ve ne olduğunu siz biliyorsunuz.Ancak bizim dünyamız da değişen bir durum yok.." cevabını veriyorum..

Kırmızı yüzü daha bir kanlanıp kızarıyor.. Belki de "yeni durum" nedeniyle etrafında pervane olanların artmasına inat bizim kayıtsızlığımız kızdırıp, yüzünü  daha bir  kızartıyor.

MAHKEME DİNLER YARGILAR, KONSÜL DİNLEMEDEN UYGULAR

 

"Ayazda Kalmış Islak Kedi"ye gelince..

O diyor ki..

"Anayasa mahkemesi, benim hakkımda  hüküm verecek, bana  sormuyor.Geleyim, kendimi savunayım diyorum, kabul etmiyor.

-Etmez elbet.Çünkü senin gibilerin eylem ve söylemlerinden  hareketle, tüzel kişiliği muhatap alıyor. Parti genel  başkanınız ya da onun temsilcisi, sizi  savunacak..Tıpkı millet hazinesini kullanırken  bunun sonucundan etkilenen millet bir kenara atılarak vekillerin muhataplığı ve kararı gibi..Vekil maaşlarını artırırken millete mi soruyordunuz. Millet adına ve lider talimatına göre kendiniz karar verip, kendiniz harcıyordunuz.  Lider işareti ile kanun çıkarıp, millete yüklüyordunuz. Sonuçtan  hiçbir günahı olmayan  garip -  guraba tüm millet  etkileniyordu."diyerek devam ediyorum:

"Orası  üyeleri hakimlikten gelen mahkeme değil.Bir konsül.Eğer arzu edersen  git.Anayasa mahkemesi denen binanın önüne, eğer mahkeme iseniz, beni de konu ettiğinize göre  beni dinleyin.Kabul etmiyorsanız mahkeme değilsiniz.Ve kararlarınızda mahkeme kararı gibi olmaz.Bende  savunmamı millete arz ediyorum diyerek imkan bulursan kapı önünde savunmanı açıkla.. Ya da anayasa Mahkemesi kapısına as.. İsteyen okur.."

"Ama ben yasaklı hale gelmek istemiyorum Çünkü parti kuracağım deyince,

Partiyi  hemen kur.

Yasaklı hale gelsen bile de ki o  karar eski parti (AKP)içindi.Baksana  sadece Tayyip Erdoğan ve ekibi değil Anayasa Mahkemesi de  benim AKP'de  siyaset yapmamı yasakladı. Bu yüzden partiyi de tamamen  ortadan kaldırdı.

Ancak  bu karar, yeni parti   için geçerli değildir. Yeni partim karardan önce mevcut olduğu halde, kararda  yeni kurduğum ve  kendimi genel başkanı  tayin ettiğim partimin adı geçmemektedir.

Ve dersin ki bu karar Tayyip Erdoğan'ı bağlar.O bu durumda parti kuramaz.Kapatılan onun partisi, yasak da o partiye geldi. Ama benim zaten parti vardı.Partim de  kapatılmış değil.

İşi çözmek için hukuk allameleri, siyasi rakiplerin ter döksün.Gerekirse 'Amayasa konsülü' yeni bir karar vererek, durum tespiti yapsın.

Şayet  yeni tespitte tamamen yasaklı hale gelirsen, bu da  iyi bir puandır.

O zaman da millete çıkar dersinki esas hedef Tayyip Erdoğan değil  'mağrim' benmişim.

Çünkü Tayyip bir kez, ben iki kez yasaklıyım.Yani ben 'şeddeli yasaklı'yım.. Anlarsınız.. Ben daha mağdurum. Beni "istikametime" taşımak sizin için "farzı kifaye"dir. Yererli oy verilince millet vebalden kurtulur. Milleti vebalden kurtarmak sizin için boynunuza borçtur.

Çünküm mahkeme iki kez size sormadan sizin adınıza,  benim hakkımda karar verdi

Artık siz ne yapacağını bilirsiniz.. Daha önce tüm yasaklılara hangi hükmü kurmuşsanız, benim içinde o hükmü icra etmek sizin şanınızdandır.

Bu  yüzden Abdullatif,  daha fazla  müesses nizam taraftarlarının gazına gelerek eyleme geçmeden partinin kuruluş dilekçesini ilgilisine ver " diyerek  şu tavsiyede bulunuyorum..

 

"YENİ CHP"

"İster uygula ister uygulama ama şunu yap:

1- Partinin ismi "Yeni CHP" olsun

Çünkü de, mevcut CHP'nin Mustafa Kemal ile ilgisi sadece maddi mirası yönünden,iş bankası hisseleri iledir.

Anayasa denen kitaba göre ve şimdi,ye kadar yapılan darbe ve onların sonucunda oluşturulan mahkeme adındaki konsül kararlarına  bakıldığında bu ülkede CHP dışında bir parti olması mümkün değildir.Tüm partiler ya CHP gibi yada türevi olmak  mecburiyetindedir.

Farklı olduğunu söylemek anayasa kitabına uymaz ve sahtekarlık olur.O yüzden ismi CHP ama 'Yen CHP' dir..

2- Partinin programı yoktur. Çünkü biz gizli ajanda sahibi olmak mecburiyetinden kurtulmak istiyoruz.Ve   ülkeyi idare edenler zaten iyi kötü yapıyor. Biz sadece şimdiye kadar olduğu gibi hazineyi yandaşlarımıza soydurma özgürlüğünü kullanmak istiyoruz.(bu bölüm usulünce izah yapılır, anlayacaklar anlar)Başkacada bir gayemiz yoktur ve olsa bile koruma –kollama ekipleri buna müsaade etmez. O halde biz tüm  plan ve programlardan vaz geçtik..

Partinin tüzüğü ise orijinal haliyle  Cumhuriyet Halk Fırkası  Nizamnamesi'dir..Ve bu nizamname Mustafa Kemal'in  kaleminden çıkmasa da onun tasvip ve uygulamasıyla hayat bulmuştur. 1926 Tarihli ve eskimez yazıyla Millet Meclisi Matbaası'nda basılan iş bu nizmname mevcut CHP'liler anlamasa da konsül tarafından çözülemeyeceği için  'Yeni CHP", Mustafa Kemal adı kullanılarak hiçbir kurul ve konsül tarafından kapatılmaz..

3- Rejim kurulduğu günden bu güne demokrasi yolunda olduğunu iddia etmesine rağmen, "özel şartları" nedeniyle tam demokrasiye geçmek mümkün olmamış.Zaten demokrasinin bölgemizde oluşması, bize  hediye edenlerin işine gelmeyeceği,  çıkarlarına da uygun bulunmadığından kendilerine bende totaliter idarelerle "iş " tutmayı tercih etmişlerdir. O nedenledir ki

 Partinin  doğal lideri Mustafa Kemal'dir. O yattığı yerden kalkıp partinin başına geçene kadar,  parti değiştirilemez başkanın tercihi ile oluşturulan bir konsül marifeti ile idare edilir. Ve bu konsül  Mustafa Kemal'e vekaleten beni asaleten "Başkan" seçer. Yasa gereği bunu her iki yılda tekrarlansa da durum değişmeyecek şekilde gerekli ayarlamalar yapılır.Dolayısıyla genel başkan ölünceye kadar, öldükten sonra da adı unutulana  kadar genel başkan kalır..

4- "anıtkabir" ritüeli, NATO'ya  CENTO'ya bağlılık yeminleri ve  Mustafa Kemal adına yapılan darbe ile "sakıt" hale getirilen  "Mustafa Kemali sevmek milli ibadet" diyerek " o'na şeklen değil özden  bağlı" Celal Bayar'ın uygulaması, Menderes'in bidatıdır. Biz Mustafa Kemal ziyaretini, kabrinin üstünü çiğneyerek ve taşla simgeleştirmeden direk kendi kabrini ziyaretle gerçekleştireceğiz.

 Ya da O'nu ortadan kaldırıp kendi heykellerini dikme gayretindeki İsmat Paşa'nın 38-50 de yaptığı usul ile ..Ancak kabir ziyaretini;

Daha doğru olarak Mustafa Kemal'in sağlığında arkadaş, dostları hele hele anasının mezarını nasıl ziyaret etmiş ise o usulle ve  mezar üstündeki kattan sanal olarak değil direkt kendi kabrinde sadece "maaşlı memurlarla ve rejimden beslilerle" değil makam, mevkii, sınıf,zümre ayrılığı olmadan halkla beraber ziyaret edeceğiz.

Aksi tüm davranışlar onun ilkelerine uygulamalarına aykırı bidat olduğundan kabul edilemez.

İsmet paşa ve takipçilerinin  gizli-açık hışmından, tehditlerinden, komplolarından korunmak ..  Ve zor, zorlama, resmi iş olsun diye  kabirde belli bir süre durma, defter yazma zorunluluğundan kurtulmak içinde, İsmet paşa hiç hakkı olmadığı hatta  sağlığında olduğu gibi kendisini yatarken de zapturapt altına almak üzere  orada bulunduğu sürece GETMEYCEĞİZ, Mustafa Kemal'il her alanda Mustafa İsmet'ten temizleyin koşa koşa geliriz diyerek niyetinizi açık ve net deklare edin.

 Böylece anıtkabire koyan, koruma kanunu çıkaran Menders'in  ve O'nun takipçilerinin konumuna düşmeyin, darbelerle karşılaşmayın..

5- Öyle NATO'ya CENTO'ya bağımlılık yeminleri yetmez..

Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi öncesi ABDli general başkanlığındaki 40 kişilik Senato heyeti ile yaptığı pazarlık sonucu oluşan anlayışa tam bağımlı,

Çanakkale'yi geçemeyenlere direnen ruhu kesin olarak silmek, geçemeyenleri buna mecbur olmamak için zahmete sokarak yaptıkları planları boşa çıkarmamayı en büyük vazife ve varlık nedeni bilerek..

İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Skyes-Picot anlaşmasının özünü benimsemiş,

İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından (1917'de9 ilan edilen  Belfur  deklarasyonuna sadık, 

 

 Amerika Cumhurbaşkanı W i l s o n 'a bırakılan sınır çizme işinin günümüzde baba BUSH tarafından  "Çöl Fırtınası" harekatından  ''Provide Comfort'' yani "Huzur Harekâtı" ile sürdürülen ve  oğul W. Bush'un "Özgürlük"ve "demokrasi"  getirme adı altında  taçlandırdığı işgalin tam destekçisi...

İngiliz Başdelegesi Lord Curzon kanalıyla

Lozan'da verilen ev ödevinin şaşmaz takipçisi olarak;

2.Dünya savaşı sonucu  Çörçil'in şekillendirdiği, İsmet Paşa'nın girdiği " reel politikanın"iz sürücülüğünden şaşmadan..

İsrail'in "arz-ı mevudu" önündeki tüm engellere direnerek, kendi çıkarlarımızı asla ve kat'a israil'in  değil önüne almak eşitlememeyi bile  düşünmeyeceğimizi kendimize  ebediyen yasaklayarak..

Çoğrafya ve kültürümüze has her iddia ve değeri düşman bilerek, "Batı Medeniyetini(1)" tek  kaynak gören anlayış gereği;

Para – pul tevzi ve dağıtım işleri IMF'ye..

Mahkemede son karar  işi Avrupa birliğine,

Güvenlik ve savunma, tek ve yegane  kutup yıldızı kaldığı sürece kayıtsız şartsız ABD'ye..

Sınırların hal ve gidişi, cetvelle ölçüm işini  İngiltere'ye bıraktığımızı şeksiz şüphesiz deklare ederiz.

6- Elit zümre egemenliğinden millet egemenliğine hiçbir surette sapma mümkün değildir.

Millet, seçimlerde bu egemenliği kullanmayı   kimlerle sürdüreceğini  karar verme hürriyetine sahiptir."

Bunları de gerisine karışma..Bundan sonrası seni iktidar gibi göstermek isteyen esas güç sahiplerine kalmış..Onlar olursa seçimle olmaz ise bir yolunu bulup koltuklara r taşır. O işler senin işin değil ki..

Makyaj için uygun medya bulunur elbet..

 

MİLLET, RAHMET SAĞNAĞINA HASRET

 

..........

20 Haziran Cuma..

Öyle bir s

24/5/2008

Yargı Darbesi... Bildiriler

Free Web Counter <****** src="http://xyz.freeweblogger.com/counter/******.php?u=necaticavdar">
Free Web Counter

 

HAKLILAR!....HAKLARI!

 

Adamların  nefes almasına izin vermelerine şükredin

'Ama' yasaya  göre, tek parti olmak  ' zorunda’dır.

CHP'den başkasına  imkan yok.Olmaması gerek

Tek parti , ebedi ve de milli şef nenize yetmiyor?

Madde bulunmasa bile , 'ama'yasanın  'dibacesi' yeter.

Kapatın gitsin..

Ancak , ortada kapatılacak parti mi var?

AKP, diyeceksiniz...

Güldürmeyin insanı.

Tayyip amcayı çekin, ortada parti mi kalır, teşkilat mı bulunur?

Başsavcı haklı.

Ya 'anayasa'l düzen olmalı.

Ya da  darbecilerin kaleme aldığı 'Ama' yasaya  ram olup; tek şef tek partili, 'laik' dinli, kuş dilli düzene 'irtica ' etmeli.. 

 

Necati Çavdar

28 Şubat Türküsü

www.sairinyeri.blagspot.com

 

 

//////////////////////////////////000000000000000000000000//////////////////////////////////

 

 

19.03.2008 tarihinde huzunzamani@gmail.com <huzunzamani@gmail.com> yazmış:

SON ŞİİRİMİ GÖNDERECEKTİM AMA BU HARİKA YAZIYI GÖRÜNCE DAYANAMADIM.

 

                             'DAVANIZDAN ASLA VAZGEÇMEYİN'

19 Mart 2008 09:47

Muhterem Başsavcım, demokratların milli irade masalına hiç kulak asmayın. Onları dinleyecek olursanız sittin sene parti kapatma davası açamazsınız. Bunlar insanı laiklikten bile çıkarırlar. - Salih Tuna'nın yazısı...

Başsavcımla hasbihal

Muhterem Abdurrahman Bey, noktasına virgülüne kadar okuduğum oldukça hacimli iddianamenizden çıkardığım sonucu tek cümleyle özetlemek istiyorum:

Sanırım, hal diliyle de olsa, "Yüce Türk Milleti"ne bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz!

Tuttuğunuz yol, yol değildir, demek mi istiyorsunuz, tam olarak bilemiyorum.

Lakin "Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği" gerekçesini öne sürerek AK Parti'nin kapatılmasını istemenizle, 162 sayfalık iddianameniz arasında direkt bir bağ kuramadım.

Muhterem Başsavcım, sakın yanlış anlamayınız, iddianamenizin gazete kupürlerinden ibaret olduğunu söyleyerek azminizi kırmaya çalışan bedbahtlardan değilim.

Ayrıca, söz konusu gazete haberlerinin birçoğunun asparagas olduğu, vaktiyle yalanlandığı veya tekzip edildiğinin hiç önemi yoktur.

Kapatılmasını talep ettiğiniz partinin aldığı oy yüzdesiyle ilgilenmediğiniz gibi gazete kupürlerinin doğru olup olmadığıyla da ilgilenmek zorunda değilsiniz.

Önemli olan malzemeden çalmamaktır.

Okuduğum kadarıyla, iddianamenizi oluştururken malzemeden çalmamış, Doğan Medya Grubu'nun neşrettiği haber malzemelerini sonuna kadar kullanmışsınız.

Yeri gelmişken belirtelim ki, kapatma davasıyla nicelik (oy yüzdesi) arasında bağlantı kurulmasına karşı çıkan bilumum insan evlatlarını tebrik ediyorum.

Ne yani, oy yüzdesi bakımından fakir partiler gerektiğinde kapatılacak da, oy zengini partiler kapatılmayacak mı?

Misal: Bir an için AK Parti'nin yüzde 99 virgül 99'la iktidara geldiğini düşünelim. Ve diyelim ki, yine "laikliğe karşıt eylemlerin odağı" haline geldi. Ne olacak? Kapatılmayacak mı?

Oy yüzdesi, milli irade, bilmem ne, geçin bunları. Parti kapatmanın bunlarla alakası yoktur.

Bir partinin kapatılması için ihtiyaç maddeleri bellidir:

Uygun bir başsavcı, iddianameyi çiçeklendirebilecek gazete kupürleri ve kapatılması yönünde oy kullanabilecek yeterli miktarda Anayasa Mahkemesi üyesi.

Başka bir şeye lüzum yoktur.

Demem o ki; "militan demokrasi" gereği, işin "odak" mevzusuna odaklanmak lazım, gerisi fasa fisodur.

Muhterem Başsavcım, demokratların milli irade masalına hiç kulak asmayın.

Onları dinleyecek olursanız sittin sene parti kapatma davası açamazsınız. Bunlar insanı laiklikten bile çıkarırlar.

Kapatma davası yüzünden borsanın tepetaklak olacağını, dış borç sarmalındaki ülkemizin ağır bedel ödeyeceğini dillendirenlere de aldırış etmeyin.

Borsaya duyarlığınızı, kapatma davasını hafta sonu (cuma akşamı) açmakla gösterdiğiniz halde, hiç sıkılmadan böyle konuşabiliyorlar.

Ekonomiyi kirli emellerine alet edenler, "Dolar 3 bin sınırına dayansın da, o zaman göreceğim senin 'odak' muhabbetini…" diyecek kadar haddi aşabilirler.

Bunların dini imanı borsa olmuş; ne desek boş!

Moraliniz bozulmasın.

Kanaatim odur ki; sizin gibi bir başsavcımız olsun, 500 milyar dolar dış borcumuz olsun…

İdeolojik mülahazalarla, niyet okumalarla yargıyı siyasallaştırdığınızı söyleyenler olabilir.

İddianamenizi saçma ve hukuk dışı bulanlar millet iradesine, demokrasiye saygı duymadığınızı ileri sürebilirler.

Açtığınız davayla ülkemizi en az 10 yıl geriye attığınızı iddia edebilirler.

Bu mantık yoksunlarına soracağım soru şudur:

Madem memleket geri gidiyor, kapatılan partiler niçin her seferinde büyüyerek geri dönüyorlar? Onların da gerilemeleri gerekmez mi?

Artık iş, işten geçmiştir. Ne söylerlerse söylesinler, beyhudedir.

Onu, "En büyük dileğim başı kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversite, bir ülkedir." diyerek başı açıklarla başı kapalıları bir tuttuklarında düşüneceklerdi.

İstiklal Marşı'mızın şairi Mehmet Akif Ersoy'un "Safahat"ını öğrencilere bedava dağıtırken hesap edeceklerdi.

Muhterem Başsavcım Abdurrahman Bey, dahili ve harici bedbahtların söylemleri sizi davanızdan asla geri döndürmesin.

Ya da…

İddianamenizi derhal geri çekip, istifa edin. Bırakın ne halleri varsa görsünler.

Salih Tuna – Yeni

 

20.Mar.2008 18:18

liberal-izmirliler@googlegroups.com

{liberal-izmirliler.40182} Re: *** Yeni Şafak yazarından başsavcıya destek (Dolduruş) 'DAVANIZDAN ASLA VAZGEÇMEYİN'...MUTLAKA OKUYUN, HARİKA OLMUŞ...

 

 

00000000000000000000000000//////////////////////////////////////////////////00000000000000000


Bildirinin can alıcı noktası ne?

"Hükümeti tehdit etme hakkını nereden alıyorlar" diye soran Gülay Göktürk, Yargıtay Bildirisi'nin hangi paragrafına katıldığını yazıyor... İşte Göktürk'e göre bildirinin en "can alıcı" noktası...

Güdümlülük

Yargıtay Bildirisi haber bültenlerinde boy gösterdiği andan itibaren, tepkiler de yağmaya başladı. Hukukçular söylenebilecek her şeyi söylediler. Bu bildiriyle hem kuvvetler ayrılığı ilkesi ihlal edilerek yasamaya müdahale ediliyor; hem şu anda Anayasa Mahkemesi'nde sürmekte olan Ak Parti kapatma davasına baskı yapılmaya çalışılıyor; hem de halkı ve Meclis'i aşağılama suçu (TCY 301) işleniyor.

Peki bu suçların karşılığı ne? Bizler yazdığımız her yazının satır satır hesabını verirken, Yargıtay üyeleri canları istediği zaman kalemi kağıdı ellerinde alıp Meclis'e hakaret etme; hükümeti tehdit etme hakkını nereden alıyor? Hukuk devletlerinde yüksek mahkemelerin halka posta atmasının önüne geçecek bir çare yok mu?

Bu suçların karşılığı sadece bir kınama bildirisi mi olacak? Diyeceksiniz ki, şimdiye kadar hangi gayrı meşru müdahale ceza gördü ki bu görsün... Evet ama her ay başı demokratik rejim aleyhine bildiri yayınlayanların cür'eti de buradan geliyor zaten...

İşin hukuki boyutunu - tam bir karamsarlıkla- bir yana bırakıp bildiride savunulan görüşlere gelecek olursak... Bildirinin ağırlıklı mesajı, "ısrarlı ve sistemli bir biçimde yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının zedelendiği ve iktidar yanlısı güdümlü bir yargı oluşturulmakta olduğu" iddiası olarak görülüyor. Yargı iktidarın güdümüne sokulmamalıymış. Tamam, sokulmasın; ama önce şu anda güdümünde olduğu odakların güdümünden çıkmasına ne dersiniz?

Hadi Yassıada'da, 12 Mart mahkemelerinde, 12 Eylül davalarında, DGM'lerde yargının kimlerin güdümünde olduğunu hatırlatmayalım, o günler çok geride kaldı deyip geçelim. Peki şu son on yılın "tarafsızlık" örneklerini nereye koyacağız? Yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına o kadar önem veriyorsanız, 28 Şubat'ta Genelkurmay'ın brifinglerini nasıl içinize sindirdiniz? Yüksek yargı mensuplarının Meclis'e karşı yapılmış gayrı meşru bir müdahalenin faillerinin karşısında ceketlerini ilikleyip saf tutmaları ve darbecilerden "brief" almaları hangi bağımsızlık anlayışında yazıyordu?

Neden biriniz çıkıp da "Bir ülkenin halkının bir kısmını "iç düşman" diye niteleyerek hedef almak bölücülük suçudur, halkın bir kesimini kin ve nefrete sürüklemektir, kışkırtıcılıktır " demediniz? Şemdinli'de aklınız neredeydi? Şemdinli Dosyası mahkeme tarafından kabul edildiği halde, hiç yetkisi olmayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu soruşturma açtırdığında neden hiç aklınıza gelmedi yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı?

Tek suçu işini yapmak yani iddianame yazmak olan bir meslektaşınızın ömür boyu meslekten men edilmesi gibi eşi görülmemiş bir hukuk skandalı yaşanırken neden gıkınız çıkmadı? Genelkurmay'ın 27 Nisan Bildirisi'nin ardından Deniz Baykal'dan gelen apaçık yönlendirme girişimini, "Eğer Anayasa Mahkemesi 367'ye gerek yok kararını verirse, ülke çatışmaya sürüklenir, daha kötü bir döneme girilebilir." sözlerini kınamak neden hiç gündeminize gelmedi?

Yargıtay Bildirisi'nin katıldığım tek noktası son paragrafı... Aynen onların ifadesini tekrarlayarak söyleyecek olursak; gerçekten de "asla unutulmamalıdır ki; insanlık tarihi, böylesi güdümlü bir yargı ile varlığını sürdürebilen, bireyini güvenli ve mutlu edebilen ve uygarlık yarışında başarılı olabilen hiçbir millet ve devlete tanıklık etmemiştir. Yüce Türk Ulusu ise bağımsızlığı ve etkinliği eksiksiz bir yargı erkine her zaman layık olmuştur" Öyleyse şu andaki en acil sorunumuz, yargımızı bu güdümlü durumdan kurtaracak reformları bir an önce yapmaktır. <******>

Gülay Göktürk/Bugün

 

Kimden: Metin Türkoğlu  

 

yanıtlama adresi: zencefil@googlegroups.com

 

tarih: 24.May.2008 12:59

 

kime: {Zencefil} Bildirinin can alıcı noktası ne?

////////////////////////000000000000000000//////////////////////////////

YARGITAY BAŞKANLAR KURULU

BİLDİRİSİ

 

 

Kuruluşunun 85. yılında Cumhuriyetin temel niteliklerinin tartışmalara ve yeni tanımlamalara konu edilmesinden ve Yargı erkine yönelik sistemli saldırıların ivme kazanmasından duyduğu kaygıyla Yargıtay Başkanlar Kurulu;

Aşağıdaki görüş ve önerilerini, adına yargı yetkisi kullanmaktan onur duyduğu Yüce Milletiyle paylaşmak gereğini duymaktadır.

 

Tartışılmaz bir gerçektir ki;

“Demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti” idealinin, yüceltmeyeceği kişi ve kurum yoktur.

 

Cumhuriyetin temel niteliklerini benimseme, sahiplenme ve koruyup yüceltme işlevinde, Devletin temel organları olarak Yasama, Yürütme ve Yargı, Anayasa gereği, uygar bir işbölümü ve işbirliğiyle yetki ve sorumluluk üstlenmiş, erkler arasında üstünlük sıralaması olmadığı, üstünlüğün sadece Anayasa’da bulunduğu ilkesi getirilmiş, yargının bağımsızlığına özellikle vurgu yapılmıştır.

 

Ne var ki;

Bir yıla yakın süreçte ve özellikle son zamanlarda, giderek artan bir biçimde, Yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar, anılan temel ilkeleri zedeler olmuştur.

 

Süreklilik gösteren bu davranışlar, toplumun, çözüm bekleyen sorunlarının ve gerçek gündeminin ötelenmesine, gelişimine harcanması gereken zamanın gereksiz biçimde yitirilmesine neden olur hale dönüşmüştür.

 

Bu cümleden olarak;

Gelişen dünyaya uyumda yetersiz kalan Anayasanın kimi hükümlerinin yenilenmesi konusunda oluşan genel kabulden yararlanılmak suretiyle bir siyasi görüşün istek ve direktifi doğrultusunda bütünü değiştiren bir taslak hazırlattırılarak, “en doğru ve en çağdaş Anayasa” tanımlamasıyla kamuoyuna sunulmuş, Anayasaların en geniş toplumsal mutabakatla, tartışma, uzlaşma ve sahiplenmelerle hazırlanması gerekeceği gözardı edilmiş, böylece ilk ciddi gerilim, beklenmedik bir zamanda ve hiç de gerekli olmayan yöntemle gündeme yerleştirilmiştir.

 

Taslağın, içeriği itibariyle “lâik cumhuriyet, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı” temel kavramlarıyla önemli ölçüde çelişmesi, haklı tepkilere zemin hazırlamış, o evrede Yargıtay Başkanlar Kurulu, 28.09.2007 günlü bildirisiyle;

 

“1- Yürürlükteki Anayasanın özünü ve lâik Cumhuriyetin dayanağını oluşturan ve metne dahil olduğu 176. maddede ifade edilen “Başlangıç” bölümünün sözünde ve özünde kısaltma yapılarak etkisiz hale getirilmesinin kabul edilemeyeceği,

 

2- Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse bile başka maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyetin temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceği,

 

3- Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi isabetle çizilmiş olan lâiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilemez olduğu,

 

4- Tarafsızlığı tartışma konusu olamayacak, bağımsızlığı ise bir türlü sağlanmak istenmeyen Yargı erki’ni, Yasama ve Yürütmenin denetim ve hakimiyetine daha ziyade çekme niyetini açığa çıkartan önerilerin asla uygun bulunamayacağı,

 

Açıklanan vazgeçilmez ilkeler doğrultusunda ve bu sorumluluk duygusu ile gelişmelerin takipçisi olunacağı”

Yönündeki karşı duruşunu Ulusuna duyurmak zaruretini hissetmişti.

 

Toplumun yoğun ve isabetli refleksi, anılan taslağın yasalaştırılması girişiminde duraksama yaratmış; ancak, Anayasanın 10. ve 42. maddeleriyle ilgili değişiklik, engellenemeyen bir hızla yasalaştırılmıştır.

 

 

 

 

 

Tüm gelişmeleri izleyip değerlendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasanın ve yasaların kendisine yüklediği sorumluluğun gereği ve tezahürü olarak, yasal yöntemle topladığı kanıtlara dayanmak suretiyle bir siyasi parti hakkında iddianame düzenleyerek Anayasa Mahkemesi nezdinde yargılama ve müeyyide talebinde bulunmuş, ne var

9/5/2008

Karluk Şeyhi..‘Mağrim’, eksiği divan sazı imiş!..

Free Web Counter <****** src="http://xyz.freeweblogger.com/counter/******.php?u=necaticavdar">
Free Web Counter

 

 Karluk Şeyhi..‘Mağrim’, eksiği divan sazı imiş!..

 

Karluk şeyhi!..

Aslında böyle dememe rağmen, O’na kimileri ‘reis’ unvanını layık görmüş. Ve O, aslında bizim ellerin Türkmen erlerinden.Ancak ‘Angara’ da yeri geldiğinde inandıkları uğruna ‘Baş’ verenlerin mekan tuttuğu bir vakfa postu sermiş.

Kaldır kaldırabilirsen.

Yerine kimi koysan yakışık almaz.İğreti kalır.

O nedenle postun asıl sahibi O’dur. Nede olsa ‘şeyh’ yerinde ağırdır..

Yıllar yılı tanırım.

Şeyhin kontrolündeki akademi, işler gider.

Çünkü , şeyhin başına geçirdiği ‘akademi şeyhi’, işinin erbabıdır.

Anası ölse yine akademi faaliyetini sürdürür. Her Çarşamba ‘mutat’ toplantısını icra eder.

O, öyle kadar işinin ehlidir ki Karluk Şeyhi'nin ifadesiyle, 'Çarşamba Sohbeti 'yapmak için ‘eğer fahişe lazımsa, arar bulur’, lazım olanı yerine kor. İşi yürütür..

O anlamda Karluk Şeyhi’nin 'Baş verenler' Akademisi için yeni birini 'tensib ve tayinine' ihtiyaç da lüzum da yoktur.

Yıllar yılı Karluk Şeyhi’nin ‘dergahına’ gider geliriz.

Her şey iyi güzel. Fakat hep bir şeyleri eksik hissederdim. Ne olduğunu çözemediğim bir eksiklik...

Bu ‘ şeyh’de olan haller diğerlerinden ziyade ..
O halde eksiklik, ne?..

................

Uzun zamandır ‘ Angara'ya inmiyorum..

AKP’yi fiilen baypas edip kapatan Kuzey ‘Irak harekatı’ olmuş, olmamış.

Sonrasında Cumhurbaşkanı’nı ‘ şakil’ bırakan, varşların umudu AKP’yi daha da mecalsizleştirip, ‘merkeze’ oturtarak CHP’leştirmek üzere, kapatılma dilekçesi; verilmiş, verilmemiş... Ne gam?

Milletin verdiği ‘iradeyi’ kullansalardı..

Nasıl; millet onları ırgalamıyor.Partiden ziyade despotik bir oluşum halinde tek şef idaresinde şekillenen yapının durumu da beni ırgalamaz..

Bir gece evinden alınan İlhan Selçuk , Amerikan Hastanesi’de istirahata çekilmiş,!

O’nu Mark’ın enternasyonalciliğinden, Mao emperyalistliğine, oradan PKK’lı gerilla selamlamasından bugün Kemalist ulusalcılığına uzanan derin yollar kat eden Doğu Perincek izah etsin.

28 Şu Fadime- Müslim baskınının ‘hane sahibi’, ‘müptezelliği’ ‘can pazarında’ kara(ticari glir) çevirme becerisi gösterip bu sebeple daha bir‘ululanan’ ‘Günümüzün içmeyen sarhoşu’ Malatyalı Hüseyin ağa, 78’inde yeniden hapsaneye taşınmış!..
O’nun izahını da ailesini, çevresini bırakıp 20’lerindeki tazenin Bursa’ya kaçırdığında ses çıkarmayıp, görmezden gelen, bir köşesine -kendi ifadesiyle-33 derceli ‘Şalom yazarı’nın, diğer köşesine ‘ateist Özhanların kurulduğu, abonelerini ‘umreye’ götürmek üzere ‘lotarya ‘ düzenleyenler ve 1 Mayıs’da Taksime çıkanlara uygulanan faşistçe tutuma karşı bayrak açması beklendiği halde ‘lotorya ‘ kazananlara mihmandarlık yapacağı anoslanan ‘özgürlük ‘ aktivisti Dilipak, yapsın.. Kimi Konyalı Abdullah Büyük ‘efendi’den, kimi de on yıllar öncesine gidip, ‘Kendimizi Tartışalım’ kitabını açarak ‘Çekmegillerden’ kurtarıcı fetvalar aşırıp, rahatlasın. Böylece kendilerine izleyen, ‘gözü kulağı’ sayan, gerçekten ‘billur gibi saf’ Anadolu insanının kanayan vicdanlarını sıkıntıdan kurtarıp, paralarını almaya devam etsinler..
28 Şubat tezgahındaki olayları akla getiren gelişmeleri, Hüseyin ağanın, ‘mavi gömlekli’ komando kamplarından ‘Nöbetçi İslamcı Yazar’ unvanına terfi ettirilen hemşehrisi, ‘Seda’lı tv şöhreti İsmail Nacar yorumlasın.. Tezgahından geçirdiklerini ‘Dayı- Hoca-Koca’ -Hüseyin ağa- tavassutuyla Meclis kadrolarına yerleştiren ‘ağıtçı’ Bülentler, düşünsün..

‘Evliyalar(!) iktidarı’nda, bir zamanların sakallı, sarıklı günümüzün insanın üstüne yüklenecek gibi giden ‘ciplere’ kurulan ‘yülünmüşlerin’ vurgun, soygun haberleri, nereden nereye uzandıklarının hikayeleri!....

Bize ne?

Cumhuriyetin Savcıları ne güne duruyor?

Dünün çantacıları Karartıcıların, parlak yükselişleri, kıyak kadro becerileri..

Ve dünün bostancıları, çığırtkanları bilumum ‘kapı kullarının’, Osmanlının yağma ve çöküş döneminde her birine ‘paşa’ unvanı verlerek 'devletlu' hale getirilmesi gibi, göstereişli makam peşkeşleri...

Onları da ‘işi ehline verin’ şaşmaz düsturunu koyan mutlak iktidar sahibine hala bağlı olduğunu özde değilsede sözde söyleyenler düşünsün.
İzahlarını, ABD’lerden. AB’lerden fon kapma yarışına giren ‘kanaat önderleri’yapsın..

Kişi başına düşen milli gelirin 1,5-2 bin dolardan nasıl 6 bin dolara çıktığını ve bir günde bu rakamların 7,5lere hatta 9 bin dolarlara çıktığını elbette cebinde olmayan parasınını hesabını bilmeyen işçi, emekli, memur, çitçi gibi ‘ayak takımı’ bilecek değil ya?

Bunlara biz, neden kafa yoralım?
Sonra konomi bilsek, belki ‘yülünmüşlerin’ cip kervanına katılırdık.O halde biz ne bilek, elbet, ticari ilimler, filimler okulu okuyan, fahri de olsa doktora alan ‘böyükler bilir’

Erol Manisalı ayrı dünyadan. Sinan Aygün, iktidar sırası bekleyen müzmin muhalif.. Ekonomik büyüme ve halkın refah seviyesini onlara soracak değiliz.

Seçimlerin henüz birkaç ay öncesinde, ‘IMF’nin Ankara temsicisi atamasına gerek yok. IMF, Ankara temsilcisi olarak Babacan yeter’ diyen ‘Angarayı parselleyenlere’ yakın olduğu söylenen ‘Kırşeherli Emlakçı ‘ hocanın, ‘Dikmen vadisi'den göklere uzanan mekanında, mahdum Bülent’in aziz misafiri, eski Angara Sanayi Odasıu başkanı, bu günün Sanayi bakanı olan zat, yürüyen AKP trenine son anda atlayıp, bakanlık koltuğuna oturduktan kelli, o sözleri ve ekonomik tespitlerini çoktan unuttu..

O halde ekonomiyi, 28 Şabatçıların kurtarıcı rolü verip ömrünün ahirinde iktidar yapılan Eco’nun kroki hale geldiği anda yeni kurtarıcı rolünde ithal edilen Dervişli günlerde ‘yülünmüşlerin’ ağzına baktıkları, ancak şimdi semtine uğramadıkları, ülkedeki kalkınmanın şahidi ve gökleri delen plazmalardaki semtlerine uğratmadıkları ‘Üçkağıt Ekonomisi’ söz ve tespitlerinin ‘müellifi’ profesör izah etsin..

Güneş Batmayan İmparatorluğun ve Anklikan Kilisesi başı, İngiliz kraliçesi, Laik Cumhuriyetin başkentine ve eski imparatorluk taht mertkezlerine seyahat düzenleyecekmiş.Yıllar önce geldiğinde okuluma misafir olmuştu,şimdi ülkeme ..
Babsı 36 da geldğinden kelli, lozandaki zapturapla yetinmemiş, Musul'u kapmasını az bulmuş, telkin ve tavsiyeleri ile 'Laikliği' anayasa maddesi haline getirterek İngiliz Klisesi Başkanı olarak bize laikliği 'rejim' olarak uygun bulmuş, buldurmuştu.
Eee 90'lık karı, 37 sene sonra bir ayağı çukurda iken herhalde bizimkilerin kaşı gözü için gelecek değil ya.
Babasının Türkiyede, Irak'da , Suriyede , Lüpnan ve bilimum Osmanlı coğrafyasında kurup gözetledikleri 'düğzen'i ahir ömründe teftişe geldiğine göre, bir bildiği vardır.
İçte bildiği vardır, dışta bildiği vardır.
Tüm bunları, laikçi tekkelerin şeyhleri, koruma kollamacılar ve dahi 'yeni bir dünya kurmaya' ant içen 'mücahitler(!), fatihler(!) düşünsün..
Bize ne?

.........

Yeni ‘trendlere’ ayak uydurup eğilip bükülemediğimize, çevrilen dolaplara girmediğimize, sözlerimiz, düşüncelerimiz kendimize bile kar getirmediğine göre.. Yani Angara’da bize ‘iş’ düşmediğine göre gidip Emiryaman’da, dört ala garganın (saksağan) misafiri olarak söğüt dibine oturduk.

Bize de serçeler, sığırcıklar, bülbüle benzer sakalar hatta ağaç kakanlar misafir oldular.

Kargalar, önce bizim gelmemize çok kızdılar..

Sağımıza solumuza konup, bir hayli kavga ettiler. Bir o tarafa bir bu tarafa koşturdular.
Ekip getirdiler. Öt babam öt..
Bilmeyen sebepsiz zannederler..

Hiç sebepsiz, kuş öter mi?

Git, yuvalarının altına yuvalan.

Olacak iş mi?

Tabii kızacaklar.

Çünkü haremlerine ‘tecavüz’ var.

İş onunla da kalmamış.

Mağrim bizim insanlar, kurt kuş yesin diye belleyip; patlıcan, domates, biber, nohut, mercimek, aydıngül,kavun , karpuz, hıyar, marul,maydanoz, tere, soğan, mısır gibi zerzevat ektiğimiz alan,onların dikim sahaları imiş..

Nerden bilelim?

Görünüşte, Emiryamanlıların bir zamanlar ekip dikerek Angara’yı besledikleri bostanlardan -okumuşların palanlarıyla - yerle bir edilen bahçelerden kalma söğütlerin sakladığı- asıl sahiplerinden koparılarak birlerine verilen - şimdilik kendi haline terk edilmiş çayırlık..

Belledikçe şaşırdık.

Çünkü küçücük sahada 30-40 tane ceviz çıktı.

Kimi yıllanmış.İçi boşalmış. Kimi de yeni..

Bilenlere sorduk..Dediler ki, onlar ‘gargaların’ işi.

Kudret sahibi irade; ormanların, boş alanların yeşillenmesi, yenilenmesi görevini kargalara yüklemiş.

Hem kendi rızkları için, ceviz , palamut toplarlar, hem de yenileri yetişsin diye toprağı kazıp getirdiklerini saklarlar.

Sonuçta kargalarla anlaştık.

Ben onlara dedim ki,’ aslında size zararım olmayacak. Hatta faydam olacak.Yuvalarınızı haylaz bebelerden koruyacağım. Ayrıca beslenmeniz için bir şeyler ekeceğim. Yediğiniz sizin yemediğiniz bizim.Üstelik, burada suyunuz yok. Kim bilir, nereden hangi zahmetle su buluyorsunuz.Ben her gün - temin edeceğim- bir kapla size su vereceğim.’

O gün bu gün ben sözümde duruyor, onları susuz bırakmıyorum.

Benim dediklerimi anladılar ve anlaşmayı kabul ettiler mi, bilmiyorum.

Ancak ‘gargaların’ ne sesleri, ne sedaları kaldı.

Sesiz sedasız gelip haremlerine yerleşiyorlar.Bıraktığım suyu içiyorlar.

.......

Burada bir ayrıntı dikkatimi çekti.

Bölgeye geldiğimde, söğüt dalına çalı çırpı ile örüp balçıkla sıvayarak oluşturdukları köşkleri (yuvaları) eşit bir yükseklikte idi.

Ben geldikten sonra bilmem güvensizlikleri bilmem edep- hayalarından, yuvalarının bize bakan kısmını yükseltiler. Onlar yuvalarında 'iş'lerine bakarken, biz görmüyoruz..

Diğer kuşlar mı?

Onlar sonradan geldiği için bize misafir.

Misafirliklerine helal getiren bir davranışları da olmadı.

Hatta, koro ve solo halinde sundukları müzik ziyafeti ile ruhları dinlendiren ikramları oluyor.

Onlar; mutlu, şen, biz huzurlu.

Geçinip gidiyoruz.

Geçenlerde yanımızda başlayan inşaatın bekçisi geldi..

‘Hayırdır Menderes?’ dedim.

Menderes;

‘ Ağbi, bu kargalarına söyle, beni korkutmasınlar. Onlara zarar verebilirim. Benden söylemesi’ demez mi?

'Yahu, şuncağız kuş seni neden korkutsun. Yerimiz uzak, senin zararın yok ki..?'

Menderes, anlatmaya devam ediyor:

‘Ben gece, inşaatı beklemek için uyanık duruyor, gündüz ise işçiler gelip çalışmaya başladığı için uyuyorum. Barakamın üstünde takır- tukur sesler geliyor. Ben, bunu yapanları insanlar zannederek, çıkıyorum, ortada ne insan ne bir şey var.

Takip ettim. Beni kokutan senin kargalar..

İzliyor, gözlüyorum. Senin koyduğun suyu içip doğru benim barakada soluğu alıyorlar. Söyle gelip, beni korkutmasınlar.Ciddiyim onlara zarar veririm.’

‘Yav Menderes..Kızma. Söylerim .Dinlerler mi bilmem. Ancak, bana zararları yok. Önce kızdılar.Fakat şimdilik sesleri yok.. Başka yere gitmiyor da neden sana gidiyorlar?.. Peki sen yemek, ekmek artıklarını ne yapıyorsun?’

Dediğimde gerçek ortaya çıktı.

Zira Menderes, ziyan olmasın kedi köpeklere veririm diye barakanın yanında biriktiriyormuş. Onların yerini keşfeden kargalar, yiyecekleri laylon poşetlerden alamayınca başlıyorlar çabaya ve Menderes’i korkutmaya.. Menderes, ekmek artıklarını artık başka yere asmaya başladı.

Bizim kargalar Menderes’le uğraşıp, korkutmaktan vaz geçti.

Vesselam, barış içinde hayatımızı sürdürüp, mekana gelen dostlarla zamanımızı geçiriyoruz.

Angara’da kurumlara bulaşıp, eli- yüzü, üstü- başı is pas içinde kalarak esas olanı gizleyen insanlar yerine, kuşlar, otlar, bitki ve ağaçlarla hem hal oluyoruz.

Biz konuşuyoruz onlar susuyor.Onlar konuşuyor, orkestra niyetine biz dinliyor, acayip işlerini gözlüyoruz.

Gargaların ektiği cevizlerin nasıl kaskatı toprağı delip hayata 'merhaba ' demelerini, bizim attığımız tohumların dağı delen kmprosör misali yer yüzüne, güneşe uzanıp yeşile dönüşlerine şahit oluyoruz..
Böylece toplumun, insanın üstüne abanan ‘Angara’nın ‘gasveti’nden bir nebze kendimizi uzaklaştırıyoruz.

Bu hayattan kaçış değil, ‘ Angara gasvetini’ normal bulan ilgililerin mevcut hali kabullenerek kılını kıpırdatmayıp, görmeden gelerek vurgun peşinde, selin önünden ne kaparsak kar saydığı gelgitler içinde belki Angara’nın insana , topluma aykırı kasvet veren ‘statükosuna’ rıza göstermemek, kurumlarına , kurallarına başkaldırmak.
Kendimizi Angara’nın hiçbir zaman hakim olamadığı, planlarının işlemez hale geldiği tabii hayatın akışına bırakmak..

Kim ne anlarsa o..

Televizyon yok.
Telefon kısıtlı..
Dış dünya ile irtibat, çevrede kendi süzgecinden geçirerek kendi cephe ve anlayışına göre nakleden birkaç insanla sağlanıyor. Ve zaman zaman açılan internet penceresinden, getirilen haber kırıntıları test edilip, daha geniş ufukları temaşa etmekle ömür tüketiyoruz.

......................


'Angara' bize,biz ona zaten çok uzağız..
Fakat şu ‘Angara’, insanı kendi haline bırakmaz ki..

Mutlaka mesele çıkaracak.
Yoksa rahat etmez. Angara’nın çıkardığı meselelerden bizde nasip aldığımızdan, boş yere koşturmak üzere düştük Angara yollarına.
‘Angara’ bize, biz ona zaten çok uzağız dedik..

Ne o bizi, Anadolu’yu kendinden sayar, ne de Anadolu ‘Agara’yı bağrına basar.

Anadolu’dan kim gelse, asla ‘angaralı’ olamaz, oldurulmaz.Hatta ‘Angara’ya yakıştırılmaz.

Neyse, son zamanlar da sadece ‘Çankaya’ ile simgelendirilip, sınırlandırılan ‘Angara’nın açtığı ‘ bela yüzünden, ‘Angara’ya indik.

Demek ‘Angara’, ‘iş olsun’ diye inanları o kapı senin bu kapı onun gezdirmeyi, insanı canından bezdirmeyi seviyor.

Boş kapı tıklatma seansları sona erip ‘vakt-i kerahat’ gelince adet üzere Karluk Şeyhi’ne uğradık..

Mekanda yokmuş.

Hz. İbrahim’in soyundan geldiğini söylediği halde , Hz. İbrahim’in babası Azer’i Karluk Şeyhi’ne yamayan, Harran diyarından dergahın hizmetkarının ‘ Odasına baktım ..Salona baktım.Yoktu.Tuvalette ise , onu bilmem ‘ sözleri üzerine çıkmak üzere idik ki, Karluk Şeyhi, dergaha kadem bastı. Posta oturmak üzere odasına girdi

Bize’de ‘Hele dur’dedi.

Eh.. Şeyhin bir bildiği vardır.

Bekledik.

.......

Şeyhin bağlılarından, Karluk türkmen erlerinden biri, aldı sazı ele

Ama ne alış.. Kimi zaman bozlak olup inliyor.. Kimi zaman Veysel olup, o konuşuyor kainat dinliyor.. Gövde aynı, tel aynı... Mızrap tanıdık.. Uçtaki düğmeleri az kıvırıyor, hava değişiyor.. Dil, başkalaşıyor..

Saz değil sanki konuşan , ‘acip’ bi şey..

O çaldı biz dinledik..Saz, şair Ragıp Karcı’nın öz ellerinden çıkma .. Ragıp ağbinin şair yönünü, saz ve sözünü bilirdik de, saz imal ettiğini bilmedik.

Karluk Şeyhi’nin himmeti olarak , onu da öğrendik.

Esas örendiğimiz ise, Karluk Şeyhi’nde yıllar yılı kafa yormamıza rağmen bulamadığımız konu.

Mağrim, bağlıları uzaklaştığında neden himmeti ulaşmıyor diye, düşündüğümüz şey, saz imiş.

Sözde bir sıkıntı yoktu. Fakat saz eksikmiş.

Ragıp Karcı’dan alınan sazla Karluk Şayhi, ‘alameti farikasını’ bulmuş, eksiklik tamamlanmış. Müritler şenlenmiş..

Her ne kadar her yer ve mekanda yaptığı hacın hakkını veren ender insanlardan Kahraman Çorum’un kahraman evladı Gevher, sazın ritmine kapılıp, karizmayı çizdirmemek için midir bilmiyoruz, sazlı sözlü şeyh odasında da fazla kalmasa da her dem posta yakışan Karluk Şeyhi, alanında kemalata tam olarak ermiş..

‘Mağrim’, Karluk Şayhi’nin tüm eksiği, divan sazı imiş!..Helede Karcı’nın elinden çıkıp düzen verdiği divan sazı..

Şeyh, konuşmasa da saz konuşuyor.. Müritler, ağzını açmasa da -onların yerine-dertlerini, meramlarını, saz döktürüyor.

 

NOT:

Karluk Şeyhi’nin anlamı mecazi olup, Mason, Laikçi ve diğer tekkelerin ‘baş bekçileri’, yöneticileri  anlamına gelen klasik  ‘şeyhlikle’  hiçbir ilgisi yoktur.. –Her ne kadar ‘ama’yasnın değiştirilmesi ‘teklif edilemez’  hükmü ve işlemez, işletilemez maddelerine aykırı da olasa- olsa olsa Karluk Beyi’idir.

Malum oldğu üzere, işlemez maddelere göre, ‘ Bey, paşa, efendi! Demek, meiiti olamasada ingilizi pek memnun eden ‘ devrim kanunlarına’ aykırı..

‘Koruyup, kollayıcı’ Generaller, kendilerine  anayasal ‘yasak; ’ ‘paşa’, laikçi şeyhler(!) ise  ‘Bey’ kelimesi ile hitap edilmesinden sonsuz  zevk alsalar da durum böyle..

 

 

 

1/5/2008

ADALET , BU OLSA GEREK

Free Web Counter <****** src="http://xyz.freeweblogger.com/counter/******.php?u=necaticavdar">
Free Web Counter

 

Aynı binada iki fiyat!

Akan suyu, yanan lambası var.

Ve binada  hemen hemen herkes oturuyor.

 Genel duruma göre mal sahibi ile  bir fiyatta anlaşarak gidip bir eve yerleşiyorsunuz..

Her evin  ayrı elektrik, su saati var.Doğalgazı tamam..

Sözde  mesele edecek bir durum yok.

Fakat faturalar gelmeye  başlayınca anlıyorsunuz, farkı.

Su için şantiye fiyatından hemen hemen üç kat fark

Elektrik öylesine

Soruyorsunuz komşuların bir kısmı normal mesken  fiyatı üzerinden elektrik bedeli ödüyor.

Bir kısmı ise bina aynı, kat aynı, sayaç aynı , tesisat ve trafo aynı olduğu halde  farklı fiyattan ücret ödüyor.

İstemesen  çek git.

İyi de taşınmışsın bir kere.

Bir sürü masraf etmiş, düzenini kurmuşsun.

Nasıl gideceksin?

İşi düzeltmek üzere resmi kurumlar arasında mekik dokuyorsun

Elektrik idaresi ‘yapacağım bir şey yok, belediyeden yazı getir’ der.

‘Peki sen buraya nasıl elektrik verdin.Sayaç bağladın?’

Tabi soramıyorsun... Sorsan kim duyacak. Karşında mevzuat hazretleri ve emir kuları.Sorun çözecek  ‘adam’ yok..

Git derdini Marko Paşa’ya anlat.

Belediyeye  gidersin..’İskanı yok. Yazı da yok.. Sorun, bizi ilgilendirmez. Mesele sizin.’ Der.

É Tamam .Ama eğer iskana uygun değil ise koskoca  12 katlı siteyi  gelin yıkın,! Dersiniz. Ses yok.

Çaresiz kalırsınız.

Aynı  binada oturanların  kimi düşük kimi yüksek  bedel ödemeye devam eder.

Ve anayasasında ‘hukuk  devleti ‘ yazan ülkede bunu yaşarsınız.

Bir çok alanda anayasa , “ama yasa” konumuna geçerek işlemez yasalar haline gelirken

sizin karşınıza, yasalar, yönetmenlikler çıkarılır.Hatta “Avrupa Birliği normları “dikilir.

Ama o yasa yönetmenlik ve varsa Avrupa Birliği Normları, aynı şartlarda yaşayan   insanların farklı muamele görmesine , insanların  çilelerine  çözüm olmaz.

Yöneticiler mi?

Onlar eften püften meseleleri  gündeme alıp halkın gerçek problemi diye sunup, işin kolayı ile idare ederler.

Sessiz çoğunluk, suni gürültüler içinde  ömür tüketir.

Hem de, simgesi ampul olanların idaresinde..

 Halkın yaktığı aynı lamba, haraç alır gibi farklı fiyattan ücretlendirilir.

Galiba lambacılar(! ) hakikaten ışıkları için enerjilerini farklı alemden alıyorlar.

Öyle olmasa başkente burunları dibinde aynı yere  farklı fiyat uygulamasını nasıl yaparlar.

Diyecekler ki, gidip iskan alsın.

Alabiliyorsan gel de sen al.

Düşmüşsün müteahhit, maaşları kesilmesin diye çareler üreten kooperatifçi ve mal sahibi eline..Ve de   sözde “hizmet veren”,tekel olarak  mal satan, devlet eliyle  çek çekebilirsen.

Eğer yapılan işte yanlışlık var, binalar iskana  müsait değil ise gel yık.Ya da insanları tahliye ettirerek tehlikeden uzak tut.

İki ağaç, birkaç çim için ayak sürüyorsan o zaman kabahati olanları ya da ayak sürüyenleri yapmaları için zorla. Git keyfini sürenlere  cezayı bas.

Hıncını masumlardan çıkarıp, zulmedip durma.

Ama yolunu bulanlara iş kolay..

Ve masumlara zulmetmek, zulümden keyif sürmek daha kolay..

Evet, devlete göre aynı binada, aynı katta oturan kimi elektrik müşterisi  evini mesken olarak kullanır, mesken  fiyatı ile elektrik bedeli öderken diğer koşu, şantiye yaparak inşaat devam ettiriyor muamelesiyle  daha pahalı elektrik bedeli ödemeye devam eder.

Ve memleket,  ampuller eşliğinde adalet. kalkınma   şarkıları söyleyenlerin ayak sesleri ile inlemeye devam eder.

Çünkü ‘Onların gözleri olduğu halde ,  görmezler.. Kulakları olduğu halde , duymazlar’

Lambaları olduğu halde önlerini bile  görmezler..

Hukuk mu dediniz, paranız, zamanınız ve gücünüz varsa elbet var.

Zaten bunlar varsa, hukuka da ihtiyaç yok..

Yapılanlara bakarak, çevremizdeki söylenenlere kulak verdiğimizde  “adalet ve özgürlük “bu olsa gerek  diyesimiz geliyor.

Ey zulmü kendilerine  şiar edinenler, biraz gölge etmeyin. Zira “özgürlük  savaşçıları” zulmün aracı ve “derinlerin direnci “olup da nasıl “ampul”; Taksim’de patlamışsa gönlülerde de infilak ediyor.

Yeter ki gölge edip, mağdur ve mazlum durumuna düşürüp, başka mahfillerden  enerji bulmalarına kapı aralamayın.

 

  1 Mayıs 2008- Eryaman